EZGI BEKÇAY KASIM 2009
Dilin Söyleyemedikleri Düş, Balina ve Gölge
“Yazar hiç kimsenin konuşmadığı, hiç kimseye seslenmeyen, merkezi olmayan, hiç bir şeyi ortaya çıkartmayan bir dile aittir. Bu dilde konuştuğunu sanabilir ama söylediği tümüyle kendinden yoksundur… Yazarın olduğu yerde yalnızca varlık konuşur. Bu, sözün artık konuşmadığı ama var olduğu, kendini var olmanın salt edilgenliğine adadığı anlamına gelir.” Ressam da yazar gibi susar. Çünkü kelimeler sadece gölgelerdir, çünkü ressam konuştuğunda resim gizlenir. Kişiden öteye ve zamanın ötesine uzanmak için ressam, kendinden bile yoksun olacağı en derin yalnızlığı misafir eder. Varlığın konuşması için gereken sessizliğe ulaştığında, ilk çıtırtı duyulur. Sonra kurumuş yaprak kırılır, yaşlı duvarın sıvası dökülür, suyun tortusu çöker. Yaşamın saklı yüzünün sonsuz çeşitlikteki renkleri ve dokuları ressamın gözlerinin önüne serilir. Devabil Kara’nın selülozla çalıştığı tuvallerde, ressamın sözcükleri olan biçimler yüzyılların yüküyle ağır, tuval yüzeyinden dibe doğru batıyorlar. Kültürün kirinden arınıyorlar. Şeylerin bilgisi formların yüzünden akıp gidiyor. Pas demire, nem duvara ne yaparsa ressamda tuvale onu yapıyor. Bu tuvallere dikkatlice bakarsanız eğer, dipte bir yerlerde, görünür ve görünmez arasında, size ait bir şey bulursunuz. Çok önceden oraya düşürmüşsünüz ve kayıp olduğunu unutmuşsunuz gibi. Yüzünüzde oluşan ilk çizgiyi gördüğünüz, ilk kez yorgun düştüğünüz, artık aşık olmadığınızı fark ettiğiniz an gibi. Gördüğünüz şey sadece zamandır. Gündelik dilin sözcükleri gibi biçimler ve imgeler tuvalin yüzeyinden yitip gittiğinde geriye sadece ahşap çerçeveye çakılmış bir bez parçası kalır. Sanat tapınağının kapısı değildir tuval. Hiçbir yere açılmaz. O an ve orada yaşayan organik bir madde, canlı bir varlık olarak karşımızdadır. Sanatın mücevherleriyle süslü kaftanından soyunup çırılçıplak kaldığında tuval bir vanitastır artık. Yaşamla sarhoş olmuş insana kibrini hatırlatır, ölümü yaşamın içine taşır. Devabil Kara’nın tuvallerinde “ölümün imgesi” olan çürümüş madde “imgenin ölümlülüğünü” hatırlatmak için solar. Çünkü çürüme ölümden çok yaşamın sonsuz döngüsünü düşündürür. Bu düşünce sanatçının evidir. Sanatçı kültür ve doğa arasındaki yarıkta yaşar. Hem tarihsel hem doğal bir varlık olarak, sürekli düzeni arayan kültürün içinde ve sürekli düzensizliği arayan doğanın bir parçası olarak. Sanatçı, insanın dalgalı bir deniz kenarında kumdan kale yapan bir çocuk olduğunu iyi bilir. Bu dindirilemez gerilimle yaşar. Sanatçı bu yarığı kapatamaz zaten sanat da bu yaradan sızar. Devabil Kara tuvallerinde kullandığı imgeleri, Toptaşı Cezaevi’nin ıssız koridorlarının ucunda, karanlık ve nemli bir odanın duvarlarına kazımış. Böylece yaşlı cezaevinin duvarlarındaki her leke, her iz yapıtın bir parçası olarak değer kazanmış. İşaretlenmiş duvarlarıyla cezaevi galerinin bilinçdışı gibi. Belki de hiç göremeyeceksiniz ama sergideki imgelerin kaynağı, anıların deposu, yapıtın çekirdeği bu küçücük oda. Baudlaire ünlü şiirinde gemiciler tarafından avlanmış dev bir albatrostan söz eder. Gökyüzünün kralı geminin güvertesine indiğinde beceriksiz, zavallı ve çirkindir. Gemiciler onunla dalga geçer, zavallı sakatın taklidini yaparlar. Çünkü fırtınaları aşan dev beyaz kanatları yüzünden albatros yerde yürüyemez. Galerinin ortasındaki beyaz balina heykeli de albatros gibi avlanmış. Okyanusun bu görkemli ve gizemli canlısı galerinin içinde sığmıyor, siyah demir kafesini parçalıyor. Muazzam gövdesinin gücüyle duvarlar esniyor, mekan geriliyor. Yazarın sonsuz düşünce evreninin bir kitabın sayfalarına sığamaması gibi düş ve düşünce okyanusundan sürgün balina da sanat nesnesinin uzamına sığamıyor. Devabil Kara sanat yapıtının uzamı ve sanat nesnesinin uzamı arasındaki ölçek farkına vurgu yapıyor. Balina heykeli, sanatçının resimlerinde de hissedilen uzam arayışının, yüzeyden taşma arzusunun kusursuz bir imgesi. Üç boyutlu varlıklarıyla sergideki her resim aynı anda birer heykel. Sanatçı her şeyden önce sergi mekanını yontuyor. Galerinin duvarları, tavanı ve tabanı tuvallerin parçası oluyor. Böylece galeriye girdiğimizde aslında yapıtın içine girmiş oluyoruz. Sanatçı resmin mahkum olduğu, kelimeler kadar nasırlaşmış bakışın yerine, dokunma duyusunu “bedenle görmeyi” öneriyor. Kültürün tenden ayırdığı bakışı bedenin bütünlüğüne iade ediyor. Balinayı bedeninizle görmek onun esnettiği mekana yerleşmekle mümkün. Tam da bu yüzden Devabil Kara’nın yapıtları birer pozitif form olarak değil içinden çıktıkları negatif alanda, izleyiciyle paylaştıkları uzamda anlam buluyor. Aceleci bir merakla beyaz balinayı avlayıp gündelik hayatın ve aklın güvertesine çekerseniz eğer, insanların arasında ne kadar ürkek ve zavallı olduğunu görürsünüz. Onda sonsuzluğa dair hiçbir şey bulamazsınız. Gerçekten bir mucizeye tanık olmak için suya atlamalısınız. Balinaya tüm bedeninizle bakmalı, gözlerinizle dokunmalı, onunla aynı okyanusta yüzmelisiniz. Sanat yapıtıyla gerçek bir karşılaşma, kendinizden uzak derinliklerde mümkün. Bu yüzden sanat bir çeşit özgürleşme yolculuğu. Bu yüzden sanatçı her şeyden önce bir kaşif. Susun, sadece dinleyin, varlığın konuşması için gereken sessizliğe ulaştığınızda, ilk çıtırtı duyulur. Çok uzaklarda bir yerde, yüzlerce yıllık bir cezaevinin soğuk, nemli duvarlarında bir çatlak sürgün veriyor. Cezaevi düşünde bir balina görüyor. Resim boyayla değil düşlerle yapılıyor. Devabil Kara’nın “Dilin Söyleyemedikleri” başlıklı sergisi 12 Kasım – 9 Aralık 2009 tarihleri arasında Pg Art Gallery’de izlenebilir. Ezgi Bekçay, Kasım 2009
Maurice Blanchot, L’Espace Litteraire, Gallimard, Paris, 1955