DEVABIL SIS SERGISI

Üç Boyutlu Dünyanın Ara-Dünyaya Dönüşmesi: Sis

Fiziksel bir doğa olayı olmanın çok ötesine geçerek, algımıza etki eden bir olgu olarak sis, psikolojimize ve zihinsel kavrayışımıza farklı bir kapı aralar. Tanıdık, alışık olduğumuz dünyamızı bize gizemli kılan sis ile, algı ve düşünce sınırları zorlanır. Form ve biçimler yumuşar. Tamamen ortadan kalkmaz, ancak alışık olduğumuz anlam kaybolur, anlamsızlaşır. Bir anda üç boyutlu dünya, ara dünyaya dönüşerek derinliği yitirmeye başladığında, varlık dünyası bir bütün olarak görünür. Böylece, nesnelerin sınırları yumuşayarak hepsi birbiriyle ilintili bir beden gibi arka plana dönüşür. Bakışımıza bir perde oluşturup bütün şeylerin birbirine karışmasına ve silikleşmesine sebep olur. Dikkat etmediğimiz, öncelik vermediğimiz görüntüleri sis örttüğünde, kavramak için onlara odaklanmamız gerekir. Derin bir kuyuya bakmak gibidir. Derin bir su kuyusuna uzun bir süre bakınca, ancak kendi görüntümüzün yansımasını gördüğümüzde giz aralanır, sır ortadan kalkar.

Sis varlığıyla, öncelikle bizim dışında olduğumuzu zannettiğimiz görüntünün aslında içinde olduğumuzu fark ettirir. Buna endişe ve gizem duygusu eşlik eder. Görüntüyü çözümleme sürecine girmek, gizem olgusunu da kendiliğinden bilincimize taşır. Bilemediğimiz, tanımlayamadığımız her şeyde olduğu gibi, sis, gizem, korku ve endişeyi tetikler. Böylece sisin varlığı ile fiziksel metabolizmamız da değişime uğrar. Farklı hormonlar, farklı beyin aktivitesi, farklı duyumsamalar ile kanıksadığımız dünyanın farklı bir boyutuna adım atmış oluruz. Bütün bunlar çevremizdeki varlık dünyasına sanki bir sanatçı eli değmişçesine görüntüyü resimsel bir boyuta çeker.

Bilincimiz, ister dışarıdan alınan bir madde, ister fiziksel ya da psikolojik bir rahatsızlık sonucunda karmaşaya düştüğünde, bir sis altında kalmış gibidir. Bu sefer birbirinden ayırmakta zorlandığımız, sınırlarını kaybettiğimiz şeyler nesneler değil, düşüncelerimizin kendisidir. Bu durumda da zihin, düşünce dünyasının farklı bir basamağına geçiş yapar. Orada da düşünce vardır, algı vardır, duyumsama vardır; ancak bizim alışık olduğumuzun tamamen dışında bir var oluş sergiler.

İnsanı gelişmeye zorlayan şeylerin en başında gizemleri çözme, anlamlandırma dürtüsü yatar. Sis algımızın gelişmesi için gerekli olan şeyler açısından bize bir laboratuvar ortamı sağlar. İster görsel alanımızda, isterse de zihin dünyamızda sis, bizi keşfetmeye, yeniden tanımlamaya, çözümlemeye yönlendiren ve korkularımızı yenmek için deneyimlediğimiz bir şeydir. Yaratıcılık ancak bilinen kalıpların, sınırların yok edilip tekrar yapılandırılması ile ortaya konulabilir. Sisin anlamı bu bakış açısı ile çok derin ve üstünde düşünülmeye değerdir. Özellikle soyut resim, insanın zihnini zorlayan hafızada birikmiş görüntü, ses, haz ve koku dünyasının bütününü harekete geçirerek, bizi gördüğümüz şeyden yeni ve kendine özgü bir gerçeklik yaratmaya zorlar. Sis doğayı örttüğünde aynı tür bir zorlama ile karşı karşıya kalırız. Bizi varlık dünyamızı tekrar zihnimizde görüntülemeye zorlar.

Çağımızın küreselleşme ile toplumlara dayattığı kültürle şekillenen bilincimiz ne kadar yaşamı algılıyor? Yoksa görsel dünyamızı ve bilincimizi parçalara ayıran, sınırlar çizen, kategorize eden bu kültürel fenomen, bir resim yüzeyini bölen çizgilerin oluşturduğu formlar ve bu formları oluşturan çizgilerin üst üste gelmesi ile karmaşıklaşan algılaması git gide zorlaşan ve en altta kalan boşluğu ya da temel olanı kavramamıza engel olan bir sis perdesine mi dönüşüyor? Sis durumunda görme duyusunun yetersiz kalışına bir destek olarak kullanılan sis düdüğü gibi, sanat yapıtı da bilincimizi bulanıklaştıran güncel algıya karşı düşüncemizi farklı şekilde harekete geçiren bir uyarı sireni gibi iş görüyor.

Sanat kültürün taşıyıcısı ve düşünce dünyasına farklı perspektiften açılan bir penceredir. Ancak sanatın dili ve taşıdığı bilgi, bilinçaltını da harekete geçiren, aynı zamanda hem taşıyan, hem tekrar tekrar yapılandıran kendine özgü bilinç ve bilinç dışı arasındaki sınırda geçirgenlik taşıyan bir olgudur.

Resimlerde belleğin metaforu olan çok katmanlı yapı, imgelerin sınırlarını aşarak var ile yok arasında, görünen ile görünmeyen mesafesinde izleyicinin tenine gönderme yapar. Resimlerde kullanılan selülozun tene çevirdiği zemin mum ve doğal pigment ile birleşerek ten gibi eskir ve kırışır. Nesne ve nesnenin dışındaki boşluğun varlığı, yüzey üzerinde belleğin görselleşmesi olarak yapıta dönüşür. Yüzey artık belleğin taşıyıcısı ve boşluğun kendisidir.

Boş yüzeye bir çizgi çekiliyor. Başlangıç ve bitiş noktası yüzeyi kontrol altına aldığında, bir tür iskelet gibi işlev gören çizgiler yüzeyin direncini oluşturuyor. Resimlerde birbirini örten ve birbirini silen katmanlar üst üste çakıştıkça yeni görüntüler ortaya çıkıyor. Yüzeyde bir çizginin varlığı ne kadar kararlı ise imge de o kadar silikleşmiş ve yarı görünür hale sokularak boşluğun direncini test ediyor. Çizgi betimleyici özelliğinden sıyrılmış yüzeyin dinamiğini oluşturarak izleyicinin duruşunu, bakışını belirleyen bir konumdadır. Bazen boşluk küçük çizgilerin bir araya gelmesiyle defalarca parçalanarak doluya teslim oluyor ve küçük kıpırtılarla oluşmuş dolu izlenimi veren başka bir boşluğa dönüşüyor. Aranan şey minimal etki yaratmak ya da hiçlik vurgusu yapmak değil, gerçek ile hayal arasında varlık bulan bir ara durum oluşturmak. Ayrıntılar azalarak nerdeyse hafızada fazla bir şey bırakmayacak kadar silikleşiyor. Tek rengin temsiliyetine bürünüyor. Boşluk görünür kılınıyor.

Monokrom resim, sise benzer nitelikte tek rengin çağrıştırdığı sonsuzluk etkisiyle izleyende yüce (sublime) duygusunun doğmasına neden olur. Renk artık resim yapmak için var olmaz; boşluğu görünür kılmak için vardır. Zamanın ötesini işaret eder. Sis ayırt etme beklentisi yaratır, gri renkte varlık bulmasına rağmen, yeşil ile derinleşir. Sis dağıldıkça yeşilin huzuru galip gelir.

Orijinal belgeyi indir