SUNUM 2022 SANAT ÜRETIM SÜRECI VE DÜŞÜNCE ALT YAPISI
Sanat üretim süreci ve düşünce alt yapısı; Nesnenin silikleşmesi, örtülme, iz, ‘’Gölge Bellek’’, boşluk, 4. Katman, sis, O Ne?, O Kim? v.b kavramların sorgulanması paralelinde gelişmiştir. Bu kavramlara yalnızca nesnel anlamda değil düşünsel anlamda da baktığımızda aralarındaki anlam ilişkisini görmek mümkündür.
‘’4. KATMAN’’
Yaşam farklı zaman aralıklarının oluşturduğu bir dizge, bir katmanlar olgusu. Uzak geçmişi işaret ettiği gibi yakın geçmişi ve anı da içerisinde barındırır. Geçmişi okumaya çalışmak nesnel boyuttan çok düşünsel ve tinsel boyutta bir ilişkilendirme ile mümkündür. Sanat bütün bu ilişkilendirmelerin en yoğun yaşanıldığı bir noktada kendini var eder. Nesne veya nesnenin dışındaki boşluğun varlığı yüzey üzerinde bir iz olarak şu anın nesnesine, bir yapıta dönüşür. “Kırmızı Katman” , “Mor Katman” , “Seçilmiş alan”, “İşaretli alan’’ da olduğu gibi yüzey artık boşluğun kendisidir.
Başka bir ifadeyle; 4. katman hem nesnel hem de düşünsel olarak derinlerin estetiğini kurma eylemi, zamanla kurulmuş, katmanlaşarak zamanın ifadesi haline gelmiş tabakaların bozularak yeniden kurulması, bir boşluk olarak zamanın ta kendisi, bilinmeyenin bilinir kılınması. 4. katman hayatın içeriği ile ilgili bir keşif, varlığın zaman içerisinde oluşumunun enerjisini duyumsama ile ilgili bir zaman dışılık bir mekân dışılık. “4. katman” uzak geçmişi işaret ettiği gibi yakın geçmişi ve anı da içerisinde barındıran, bilinmeyenin, boşluğun ifadesidir.
Geçmişten kalan buluntular nasıl insanlığın ortak bilincinde yeniden yorumlanıp insanlığın kültür birikimini yeni oluşumlara yönlendiriyorsa, bir sanatçının bilinçaltından seçip çıkardığı kalıntıların da asıl sanatsal yaratıcılığı oluşturduğunu düşünüyorum. Sanat tarihinde çeşitli sanatçı ve akımların da arkeolojiden etkilendiğini biliyoruz. Sanat insanın fiziksel ve zihinsel varlığının her boyutu ile ilgi kurar. Sanat sıklıkla farklı bağlamlarda geriye dönüşler yaşayıp geçmişten gelen etkileri kendi zamanı içinde tekrar yorumlar. Örneğin Rönesans sanatının oluşmasına etki eden önemli koşullardan biri, o zamanda arkeoloji olarak tanımlanmıyor olsa bile eski çağların kalıntılarına sanatçıların ilgisini yöneltmesiydi. Sürrealizmi Freud’un psikanalizi geliştirmiş olmasından çok etkilenmiş bir sanat akımıdır. Psikanaliz, zihnimizin katmanları altında kalmış geçmişimize ait bilgi ve imgeleri ortaya çıkarmayı hedefleyen bir disiplin olması nedeniyle psikanaliz ile arkeoloji birbiriyle örtüşür. Her iki alan da adeta beynimizin arkeolojik haritasını çıkarmayı hedefleyen bir anlayışa sahiptir.
Arkeoloji ile doğrudan ilişkili olan ‘’4. Katman’’ kavramı, Fransız estetik felsefecisi Paul Virilio’nun ‘’Görme alanı bana her zaman bir kazı sahasıyla karşılaştırılabilir bir şey gibi gelmiştir.’’ Düşüncesi ve Psikanaliz bilminin kurucusu Sigmund Freud ‘un biliçaltı araştırmaları ile ilişkilendirildiğinde Arkeoloji ve sanat arasında birbirine çok benzer ilişkiler söz konusudur. Bilinçaltının sırları bir sanatçı için ne derece önemli ise arkeolojik verilerin sırları bir arkeolog için o derece önemlidir. Yaşamsal izler nasıl belleğin kayıtlarında yok olmuyorlarsa tarihsel kalıntıların izleride benzer şekilde yok olmuyor. Geçmişten kalan buluntular nasıl insanlığın ortak bilincinde yeniden yorumlanıp insanlığın kültür birikimini yeni oluşumlara yönlendiriyorsa, bir sanatçının bilinçaltından seçip çıkardığı kalıntıların da asıl sanatsal yaratıcılığı oluşturduğunu düşünüyorum. Sanat insanın fiziksel ve zihinsel varlığının her boyutu ile ilgi kurar, sıklıkla farklı bağlamlarda geriye dönüşler yaşayıp geçmişten gelen etkileri kendi zamanı içinde tekrar yorumlar. Resim yüzeyi üzerinde katmanları oluşturturulurken önceden hesaplanamayan deneysel sonuçlara ulaşılır. Arkeolojiyi oluşturan koşullarda buna benzer işliyor önceden belirlenmiş bir plana bağlı kalmadan üst üste gelen, zaman dizgesi içerisinde oluşan katmanlar arkeolojinin nesnesini oluşturuyor. Bir sanatçının deneyleri ile oluşturduğu serüven ve arkeoloji arasında tematik bir ilişkinin varlığı da beni bu konu üzerinde düşünmeye ve üretmeye itti. 1997 yıllarında , katmanlarla oluşturduğum resimlerimde kazıyarak altta kalmış katmanları ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Önce bir dizge halinde örtüp tekrar ortaya çıkarmak ve ortaya çıkardığıma yeni anlamlar yüklemek böylece eskiyi yeniye dönüştürmek aynı arkeolojinin oluşum süreci, yöntemleri ve sonuçlarına benzer bir nitelik taşıyordu.
Arkeolojik buluntuların, işlevinden, ait olduğu ortamdan, yaşamsallığından, zamanından koparılarak müze raflarında sergilenme düzeninde numaralandırılması gibi, ben de imgelerimi resimde kendimce numaralandırdım, Resmimi adeta bana özel arkeolojik bir müze haline getirdim. Arkeoloji müzelerinde görebileceğiniz bu küçük buluntular, bir nesneye ait parçacıklar bile olsalar, ait oldukları dönemin sanatı, yaşam koşulları, kültürü hakkında, günümüz teknolojisinde kullandığımız cd, flas disk gibi birer bilgi deposu işlevi görürler. Ne var ki bu işlev bu nesneleri kodlayıp arşivlemedikçe bilgi olarak pek bir anlam ifade etmez. Bir kullanım nesnesini kodlamak, ona yüklenmiş tüm psikolojik değerleri yok saymakla da eş anlamlıdır diğer taraftan. Nesne, öznellik, zaman, değerlendirme, duygu ve bilgi arasındaki bu paradoks benim için önem taşıyor. Duygu ve bilginin kavranma düzlemleri arasında bu karşıt tutum beni bu konu üzerine düşünce ve estetik üretmeme neden oluyor.
Zaman- nesne ilişkisi üzerine
Nesne ile zaman arasındaki ilişkinin sorgulanması “İzler ve Gölgeler “ serisinde daha önceki çalışmalarımın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Yaşamda var olan her şey öyle ya da böyle bir iz bırakıyor. Arkeolojik buluntular geçmişin izini sürmemize neden oluyor. Buluntu ait olduğu yerden alınıp müzeye götürüldüğünde çıkarıldığı toprakta kendi izini bırakıyor. Kumsalda bir çakıl taşı bile kumdan alındığında ardında bıraktığı boşluk bize onun varlığını anımsatıyor. Bu nesne ile zaman arasında karmaşık bir ilişki. Bu konular üzerine düşüncelerimi yoğunlaştırmamla birlikte; artık resimlerimde kodladığım tanımlanabilir arkeolojik imgelerin taşıdıkları bilgi yüklemesinden çok, o nesnelerin duygusal boyuttaki değerleri ilgi odağına dönüştü. Bakış açımdaki bu değişim sonucunda artık nesneden çok nesnenin doğa ve zamanla ilişkisi benim açımdan daha önemli hale geldi Böylece nesnelerin kendilerinden çok bıraktıkları izler resimlerimde etkisini göstermeye başladı. Nesnenin izi ile olan ilişkisinde negatif-pozitif, erkek-dişi, doluluk-boşluk gibi sanat için önemli pek çok gerilim alanıdır. Derrida dili oluşturan parçaların izlerini inceleyerek bu parçaların ses ya da işaret gibi maddesel unsurlarını aramıştır. “İşaret” görsel bir imleme olduğu için görsel sanatlar Derrida için oldukça önem arz etmiştir (Richard, 2005: 26-27). Derrida özellikle yazarken kendini silen ve bu nedenle de unutulan izlerin değişik biçimlerde algılanan soluklaşmış izlerini bulmaya çalışarak daha görünür hale getirmeyi amaç edinmiştir (Akdeniz, 2013: 42-45). Derrida “iz”in şimdinin bir göstergesi olduğunu yani hâlihazırda bulunan bir şeyin yerine konulduğunu da ifade etmiştir (Derrida, 1973: 131). Freud’un psikaniz yöntemine ilgi duyan Derrida Freud’dan farklı olarak metinlerin içinde gizli anlamları çözmeyi çalışması Freud ile aynı şeyi yapıyormuş gibi gözüksede dilin içindeki gizli anlamlara ulaşmamızı önerse de mutlak bir doğru olduğunu ve ona ulaşmamız gerektiği gibi biranlayış ortaya koymamaktadır. Freud ise rüyalarda gizlenmiş olan anlamları ortaya çıkarmaya çalışırken, ortaya koymuş olduğu anlamları doğru gibi ya da hakikati gösteren anlamlar olarak işaret etmiştir. Derrida’ya göre iz anlamın mutlak kaynağıdır ve mevcudiyetin yokluğunun belirtisi olarak ele alır. Böylece göstergenin yapısı da bir iz yapısıdır. İz mevcut olmayanı ifade eder. Ve hela hazırda gösteren üzerinde belirir.
Nesnenin varlığının, nesneden ayrı bir başka göstergesi de gölgedir. Bir nesnenin bıraktığı iz onun zamanın belli bir anında orada olduğunun kanıtıdır. Gölge de ise nesnenin başka bir boyuttaki ilişkisi söz konusu. Bir nesnenin gölgesinin varlığı o nesnenin orada, o anda var olduğunun kanıtıdır. İz kendi fiziksel yapısını korurken gölge üstüne düştüğü formun şekline kendini uydurur. Gölge ve iz nesnenin dışındaki içleri gibi zamana bağlı olarak nesneler hatta olaylar hakkında bize pek çok şey söylerler. Böylece dikkatimi artık nesnelerin imgesi yerine, onların farklı zaman boyutlarında varlıklarını kanıtlayan izleri ve gölgelerinin peşine düşmüş oldum. Tüm bu yapılar ve kavramlar arasında ki karmaşık bağıntılar benim resim yapmak için ihtiyaç duyduğum heyecanı ateşleyen elemanlar olarak resimlerime girdiler.
Zaman- nesne ilişkisi üzerine ‘’İzler ve Gölgeler’’
Nesne ile zaman arasındaki ilişkinin sorgulanması “İzler ve Gölgeler “ serisinde daha önceki çalışmalarımın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Yaşamda var olan her şey öyle ya da böyle bir iz bırakıyor. Arkeolojik buluntular geçmişin izini sürmemize neden oluyor. Buluntu ait olduğu yerden alınıp müzeye götürüldüğünde çıkarıldığı toprakta kendi izini bırakıyor. Kumsalda bir çakıl taşı bile kumdan alındığında ardında bıraktığı boşluk bize onun varlığını anımsatıyor. Bu nesne ile zaman arasında karmaşık bir ilişki. Bu konular üzerine düşüncelerimi yoğunlaştırmamla birlikte; artık resimlerimde kodladığım tanımlanabilir arkeolojik imgelerin taşıdıkları bilgi yüklemesinden çok, o nesnelerin duygusal boyuttaki değerleri ilgi odağına dönüştü. Bakış açımdaki bu değişim sonucunda artık nesneden çok nesnenin doğa ve zamanla ilişkisi benim açımdan daha önemli hale geldi Böylece nesnelerin kendilerinden çok bıraktıkları izler resimlerimde etkisini göstermeye başladı. Nesnenin izi ile olan ilişkisinde negatif-pozitif, erkek-dişi, doluluk-boşluk gibi sanat için önemli pek çok gerilim alanı bulunduğunu fark ettim. Bu dönem sonunda “İzler ve Gölgeler” adlı sergim oluştu. Bir şey ait olduğu yerden zaman içinde çeşitli nedenlerle ayrılıyor ya da ayırtılıyor. Nesnenin varlığının, nesneden ayrı bir başka göstergesi de gölgedir. Bir nesnenin bıraktığı iz onun zamanın belli bir anında orada olduğunun kanıtıdır. Gölge de ise nesnenin başka bir boyuttaki ilişkisi söz konusu. Bir nesnenin gölgesinin varlığı o nesnenin orada, o anda var olduğunun kanıtıdır. İz kendi fiziksel yapısını korurken gölge üstüne düştüğü formun şekline kendini uydurur. Gölge ve iz nesnenin dışındaki içleri gibi zamana bağlı olarak nesneler hatta olaylar hakkında bize pek çok şey söylerler. Böylece ben artık nesnelerin imgesi yerine, onların farklı zaman boyutlarında varlıklarını kanıtlayan izleri ve gölgelerinin peşine düşmüş oldum.
‘’İzler ve Gölgeler’’ serisi resimlerimde merdiven imgesi ile birlikte sıkça kullandığım iki imgeden birisi merdiven diğeri sandalye imgesidir. Sandalye ve merdiven nesnesi, sanat tarihinde farklı dönemlerde üzerlerine değişik anlamlar yüklenerek pek çok kez kullanılmışlar. Resim yüzey üzerinde silik soluk da olsa yer alan izler ve gölgeler. Sıklıkla kullandığım sandalye imgesi güç, statü ve iktidar gibi iç dinamikleri kuvvetli, statik kavramların simgesi olarak kullanılmıştır. Ancak, resimlerimde yer alan sandalye imgesi gölgeleşerek statü çağrışımından uzaklaşıp anısal bir değere yönelir. Zaman zaman resimlerimde yer alan siyah ve beyaz gölge farklı anlamlılığa sahiptir. Siyah gölge bedenin, beyaz gölge zihnin uzantısıdır. Bedenin uzantısı olan siyah gölge varlığının sebebi olan ışığın kontrolünde boyut kazanır. Ona muhtaçtır. Zihnin uzantısı olan beyaz gölge sağduyu ve aklın denetimindedir. İz bırakarak var olduğu yüzeyle bütünleşir.
Merdiven genellikle yükselme, yücelme, tanrıya ulaşma gibi bilinmeyene ait mistik bir sembol olarak sıklıkla karşımıza çıkarken, sandalye iktidarı, gücü, düzeni temsil eder. İki nesneye yüklenen anlamlar arasında bir zıtlık söz konusudur biri olasılıkların diğeri statü ve bir anlamda düzenin sembolüdür. Bu açıdan genelde benim resimlerimde var olan gizem ve düzen karşıtlığı ile eş değerde sembolik anlatıma sahiptirler. Sandalye, resimlerin yüzeyünde sembol olarak durağanlığı temsil etmesine karşın bu önlenemez değişken işgalle kendi kavramı ile zıtlık yaratıyor. Sandalye bu durumda sanatçı egosunun görselleşmiş yansıması olarak benim resmimde yerini alıyor.
İmgenin İz karşılığı: Resim izleyicisinin imgelem dünyasına şiirsel bir izlek kurgulamaya çalışıyorum. Şiir kendisini oluşturan kelimelerin çok ötesinde bir anlam gücüne sahiptir. Ben de üzerinde durduğum kavramları nesnelleştirirken, hem kavramların hem de görünen dokunun, çizginin, rengin ve formun ötesinde bir anlama ulaşmayı hedefliyorum. Yaşamın içinde karşılaştığımız ister doğaya isterse insana dair her doku aynı zamanda bir şeylerin, bir sürecin izini taşır. Yaşama dair, öze dair, zamana dair, duygulanıma dair pek çok öğeyi içerisinde taşıyan doku benim resim dilimin önemli bir elemanı olarak iz ile buluşur.
İz kavramı negatif-pozitif ya da yok- var ilişkisinden ibaret değildir. Bütün bunların ötesinde varın yoğa dönüşürken yarattığı farklı bir varoluşu, dün ve bugünü birbirine bağlayan bir bellek edimini de içinde barındırır. Bir varlığın şu andaki yokluğunun varoluşu olarak “iz” bir belirsizliği imler. Bu im bir ara- dünyayı, mekan ve zamanı birbirine bağlayan, insanı farklı bir algı ve sezgi boyutu ile kendisini kavramaya yönlendiren kişisel ve toplumsal belleği harekete geçiren bir sanat nesnesi gibi her izlendiğinde, izleyicinin zihninde tekrar tekrar yaratılır.
‘’İz’’, bellek’’, mekan’’ öncelikli üç ana kavram. ‘’İz’’ Jacques Derida’nın dekonstrüksiyon adını verdiği eleştirel düşünce yönteminin en önemli konseptlerinden birisi. Fransız felsefeci, diğer kavramları için de yaptığı gibi ‘’iz’’ i pozitif ya da negatif olarak tanımlamaz; hatta böyle bir yönelimden bile kaçınır. Böylece ‘’iz’’ kavramı, bir çok anlamı içinde barındırarak, doğmatik bir ‘’tek’’ yönelimi geçersiz kılmaktadır. Gösterge ve anlam ilişkisi bağlamında yapı bozum olarak sunulur ‘’İz’’ bu bağlamda, bir yokluğun varlığını, daima şimdide yokluğu var olan bir belirsizlik durumunu göstermektedir. Ya da diğer bir deyişle, iz, daima şimdide var olan ‘’dilin’’ eleştirisini içerisinde taşıyan bir belirsizliği de imlemektedir. Metafizik bir kavramdır ve Derrida onu Heidegger’den aktaraktadır. İz ve var olma birlikte silme eylemini ortaya çıkarırlar. Bu durumda iz ne kavranabili olan ne de kavranamaz olandır. İz olarak varlık bulan bir yazı silindiğinde kalan bir iz olarak varlığını sürdürür. İzin zaman ve mekan ile yakın bir ilişkisi var. Zamanı mekanlaştırıken mekanı zamanlaştırdığını söyleyebiliriz. Geçmişte yaşanan şeylerin bellekteki izinin ‘’şimdi’’ de açığa çıkması, zamanın burada ve şimdiliğinini dolayısıyla mekana dönüşmesini göstermektedir. Sonuç olarak iz herhaliyle şimdi ve burada olmayı ve olmamayı içerisinde barındırmaktadır. Bu aynı zamanda izin geçmiş denen şeyden daha az gelecek denilen şeyle ilişkilidir ve şimdiki zaman denen şeyi, tam da şeye olan bu ilişki araçılığı ile oluşturur. ‘’Saklı Görüntü’’ ve Self- Portrait çalışmaları bu kavramın sorgulandığı, Görüntünün bulanıklaşması ancak izlerden okunur hale getirmektdir. Dekonstrüksiyon bir metnin kendi içerisinde taşıdığı içsel çelişkilerde yatmakta; bundan hareketle farklı bir anlam inşa etmektedir. Bu anlık yıkım ve inşa sürecidir. Derrida bu çelişkilerin tesadüfi ya da ayrıcalıklı olmadığını ilan ederken, çelişkilerin mutlak bir saf varoluşun metafiziğinin; daima ve zaten dilin içinde saklı olan aşkın bir gösterilenin teşhiri olduğunu ilan etmektedir. Böylece ortaya çıkan şu ki, bu “daima – zaten saklanan” çelişki, “iz”in ta kendisidir. Bu bağlamda ‘’Dilin Söyleyemedikleri’’ tam da bu ‘’iz’’ kavramının işgal ettiği konumu işaret eder.
Derrida dili oluşturan parçaların izlerini inceleyerek bu parçaların ses ya da işaret gibi maddesel unsurlarını aramıştır. “İşaret” görsel bir imleme olduğu için görsel sanatlar Derrida için oldukça önem arz etmiştir (Richard, 2005: 26-27). Derrida özellikle yazarken kendini silen ve bu nedenle de unutulan izlerin değişik biçimlerde algılanan soluklaşmış izlerini bulmaya çalışarak daha görünür hale getirmeyi amaç edinmiştir (Akdeniz, 2013: 42-45). Derrida “iz”in şimdinin bir göstergesi olduğunu yani hâlihazırda bulunan bir şeyin yerine konulduğunu da ifade etmiştir (Derrida, 1973: 131).
Freud’un psikaniz yöntemine ilgi duyan Derrida Freud’dan farklı olarak metinlerin içinde gizli anlamları çözmeyi çalışması Freud ile aynı şeyi yapıyormuş gibi gözüksede dilin içindeki gizli anlamlara
ulaşmamızı önerse de mutlak bir doğru olduğunu ve ona ulaşmamız gerektiği gibi biranlayış ortaya koymamaktadır. Freud ise rüyalarda gizlenmiş olan anlamları ortaya çıkarmaya çalışırken, ortaya koymuş olduğu
anlamları doğru gibi ya da hakikati gösteren anlamlar olarak işaret etmiştir. Derrida’ya göre iz anlamın mutlak kaynağıdır ve mevcudiyetin yokluğunun belirtisi olarak ele alır. Böylece göstergenin yapısı da bir iz yapısıdır. İz mevcut olmayanı ifade eder. Ve hela hazırda gösteren üzerinde belirir.
Gölge:
Nesnenin varlığının, nesneden ayrı bir başka göstergesi de gölgedir. Bir nesnenin bıraktığı iz onun zamanın belli bir anında orada olduğunun kanıtıdır. Gölge de ise nesnenin başka bir boyuttaki ilişkisi söz konusu. Bir nesnenin gölgesinin varlığı o nesnenin orada, o anda var olduğunun kanıtıdır. İz kendi fiziksel yapısını korurken gölge üstüne düştüğü formun şekline kendini uydurur. Gölge ve iz nesnenin dışındaki içleri gibi zamana bağlı olarak nesneler hatta olaylar hakkında bize pek çok şey söylerler.
Var ve yok arasında ki ara duruma dair ikinci bir kavram gölgedir. Varlığın bütünlüğünün dışında adeta onun bir uzantısı olan gölge, var oluşun göstergesi, kanıtı olurken, aynı zamanda varlığın iz bırakmayan izidir. Varlık ve yokluk arasında bir ara durum olarak hem gerçekliğin hem de gel-geç olmanın göstergesidir. Gölge başka bir formun üzerine düştüğünde hem ait olduğu nesneyi temsil etmeye devam ederken hem de buluştuğu formun şekline de uyum göstererek başka bir görsel ara durum haline dönüşür. Şeylerin gölgesi üst üste yüzeye düşmeye başladığında ise ortaya çıkan görüntü karanlığa aralanan kapı gibi, hem ait olduğu nesneden hem de üzerine düştüğü formdan ayrıksı bir algı oluşturur. Gölgeler de izler gibi zihnimizde nesnel anlamlarının ötesine geçerek metaforlar oluştururlar. Ve artık salt düşüncenin değil duyumsamanın, kodlanmış belleğin, öznelliğin de kapsamına girerler. Zaman zaman resimlerimde yer alan siyah ve beyaz gölge farklı anlamlılığa sahiptir. Siyah gölge bedenin, beyaz gölge zihnin uzantısıdır. Bedenin uzantısı olan siyah gölge varlığını borçlu olduğu ışığın kontrolünde boyut kazanır. Ona muhtaçtır. Zihnin uzantısı olan beyaz gölge sağduyu ve aklın denetimindedir. İz bırakarak var olduğu yüzeyle bütünleşir.
Resimlerimde varla yok arası gölgesi ya da izi sıklıkla yakalanan imgelerden biri sandalyedir. Benim kişisel belleğimin bir objesi olan sandalye resimlerimde gölgeleşerek toplum belleğinde güç ve statünü göstergesi olmaktan uzaklaşıp kişisel anıların elamanına dönüşür.
Resimlerimde şeylerin bilgisi yüzey üzerinde belli belirsiz okunur. Bu nedenle resimlerime izleyicinin daha dikkatli bakmasını öneriyorum. Eğer dikkat edilirse izleyiciye ait bir şeyler bulacağına inanıyorum. Görülen şey belki sadece zamandır. Belki de, Dokunma duyusunu beden ile görmeyi öneriyorum.
Gölge Bellek
19.yy sonlarında ve 20.yy başlarında hafıza konusun daha çok algılama psikolojinin paradigması içerisinde ele alınmıştır. Son yıllarda ise psikoloji ve nöroloji bilimler ile bağlantılı bir bilim dalı olan algısal norolojik bilimlerin başlıca dallarından birisidir.
Belleğin oluşmasında bilim alanının belirlediği üç temel unsur var. Bunları sanat alanı ile özdeşleştirdiğimde aşağıdaki durum ortaya çıkar.
- Kodlama: Bilgi süjesi durumunda olan sanatçı
- Depolama : Bizaati sanat eserinin kendisi. Zaman içerisinde katmanlaşarak oluşturulmuş imgeler toplamı. Yüzeyin boşluğu
- Geri çağırma: İzleyicinin bilgi birikimi, hayal güçü ve duyularıyla resim yüzeyinden oluşturduğu imgelenim.
Bu temel özelliği ile modern toplumun inşa ettiği bir birey olarak, kültürün aktarılması noktasında gerekli ortamı sağlamıştır. Kavram, kişisel belleğin ötesinde bir “toplumsal belleğin” oluşmasının sonucu olmuştur. Yılların deneyimi, bilgi ve görgüsünden oluşan birikim, bu biçimde kuşaktan kuşağa aktarılırken, kültürün gerekli ortamı sağladığı da söylenebilir. “Ufuk Çizgisi”, “Çift Sayı”, “Saklı Düş” ve “Düş Bahçesinde” çalışmalarını bu grup içerisinde değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Zira, belleğe ait nitelikleri barındıran bu çalışmalar, bir tür geçmiş ve gelecek ikiliğini de masaya yatırmaktadır. Ufuk çizgisinin ötesi belki de, görünmeyen düşlerin görünür kılınabileceği bir alanı göstermektedir.
Hayal gücümüz imgelenimimizde sonsuz olanaklar devreye sokar. Ben resim izleyicisine imgelenimde şiirsel bir izlek kurgulamaya çalışıyorum. Bunu da resim yüzeyinde doku kullanarak yapıyorum. Doğada karşılaştığımız her doku zamana ait bir hikayeyi, geçmişi anlatır. Doğa görüntülerinde bizi ona bakmaya çeken bu çok katmanlı, şiirsel oluşudur. Doku yaşama dair, öze dair, zamana dair, duygulanıma dair pek çok öğeyi içerisinde taşır. Bu nedenle doku benim resimlerimin en önemli elemanlarından birisidir.
Doku
Resimlerimde düz bir yazıdan daha çok şiirsel bir anlatımın peşindeyim. Dokuyu, dokunun kapatıcılığını ve açıkta bıraktıklarını gizemin bilinmeyenin bir göstergesi olarak kullanıyorum. Kapatılan her imge( Malevich’in Siyah Kare’sine bir gönderme olarak) sonsuz olanakları içerir. Hayal gücümüz imgelemimizde sonsuz olanakları devreye sokar. Ben resmin izleyicisine, imgeleminde şiirsel bir izlek kurgulamaya çalışıyorum. Doğada karşılaştığımız her doku zamana ait bir hikâyeyi, geçmişi anlatır. Doğa görüntüsünde bizi ona bakmaya çeken bu çok katmanlı şiirsel oluşumdur. Doku aynı zamanda kişiye dokunma hissi veren, başka duyularımızı da uyaran bir görsel psikolojik etkiye sahiptir. Bir durum karşısında ne kadar çok duyumuz algı sürecine katılırsa o durumun insan üzerinde yarattığı yaşamsallık deneyimi de o kadar güçlü olur. Bu yüzden doğal şeyleri sıcak kendimize yakın hissederiz. Doku benim resimsel dilimin önemli elemanlarından biri. Çünkü yaşama dair, öze dair, zamana dair, duyguya dair pek çok öğeyi içinde taşıyor.
‘’DİLİN SÖYLEYEMEDİKLERİ’’
Sözcükten evvel çizgi vardı. İnsan kendisini çevreleyen dünyayı çizdi. Çizgi büyüydü. Sahip olmak, gücüne güç katmak için çizdi her şeyi insan. Duvarlara kazıdı yaşamı. Gözüyle gördüğü, belleğine kattığı ama diliyle söyleyemediği her şeyi kazıdı duvarlara; kendi izini bıraktı. O duvarlar da belleğimiz oldu bizim. Çizgiler ve lekeler bir insanın elinden zamanın belirli bir noktasında ortaya çıktığında o insana, yaşadığı çağa, o ana dair bir mesajı içerir. Dille söylenemeyen, çizgiyle görsel iletişimin okyanusuna salınıverir. Orada, o ana, o kişiye, kişinin ait olduğu kültüre dair bir iz vardır. Çizgiler, lekeler, izler kendiliğinden oluşur, üst üste başka yaşamlardan arta kalarak birikir; başka zamanlara, başka insanlara, başka yaşanmışlıklara dair olarak birikir. Bu biriken, yığılan çizgiler lekeler artık her şeyden çok zamana dairdir, yoğun kodlar ve göndermeler içerir. Bu geniş bir zaman boyutunu kapsar. Bir bellektir. Referansları geniştir. Geçmişten beslendiği gibi şu andan da beslenir. İzler, bakan kişiyi aslında orada olmayan nesnelere dair ilişkiler kurmak için zorlar. Tek yapmamız gereken onları takip etmek. Eğer takip edersek mekâna ait hikâyelere bizi götüren bir kılavuz olduklarını görürüz. Mekânın bilgisini barındırırlar, ancak bu bilgi rasyonel bir dizini içermez, daha çok sezgisel bir bilgidir. Biz bu izlerle mekânın içerisinde yankılanan hikâyeyi hissederiz. Bir tür geçmişe yolculuk yaşarız. Aslında mekânın belleği üzerinden yaşadığımız deneyimlediğimiz, mekânın hikâyesinden çok, kendi duygu ve sezgilerimizin yaratısıdır.
500 yıla yakın yaşamışlığıyla Valide-i Atik külliyesi, özenle inşa edilmiş, bilgiye, bilenlere, okuyanlara dair tasarlanmış. Zaman, onu hapishaneye, depoya, terk edilmişliğe, sonra yeniden sanatla yaşam bulmaya taşımış. Zaman geçtikçe, bir araya gelemez gibi gözüken pek çok hayat aynı duvarların arasında yaşamış. Birbirini dışlayan, görmezden gelen, bir araya gelmesi mümkün gözükmeyen düşünceler, yaşamlar, deneyimler, aynı duvarların arasında yarattığı izlerini yapının duvarlarına katman katman bırakmışlar. O izlerde birleşme, uzlaşma, kabullenme sessizce yaşam buluyor.
Resimlerimdeki imgeleri, Toptaşı Cezaevi’nin ıssız koridorlarının ucunda, karanlık ve nemli bir odanın duvarlarına kazıyarak geçmişe dair kodlara, bugünün referanslarını ilave ederek geleceğin söylemini oluşturmaya katkıda bulundum. Böylece yaşlı cezaevinin duvarlarındaki her leke, her iz yapıtın bir parçası olarak değer kazanmış oldu. İşaretlenmiş duvarlarıyla cezaevi, galerinin bilinçdışı gibi. Belki de hiç göremeyeceksiniz, ama sergideki imgelerin kaynağı, anıların deposu, yapıtın çekirdeği bu küçücük oda
Tarihsel belleğin güncele ve geleceğe aktarılması olarak tanımlayacağım bu yolculukta bıraktığım izler, mekânların geçmiş referanslarıyla buluşarak yeni söylemler oluşturuyor. Günümüz dünyasında yaşamak için çok hızlı ve koşullu hareket etmek gerekiyor. Çoğu zaman durup nereden gelip nereye doğru hareket ettiğimizi sağlıklı olarak değerlendirmeye vaktimiz olmuyor. Zamana, koşullara yetişmek için hep ileri doğru düşünmek zorunda kalıyoruz. Oysa arada sırada da olsa durup geçmişi ve yaşanan anı değerlendirmek, belleğimizde doğru yere oturtmak gereklidir. Geçmişin belleği doğru kodlanmadığında geleceğin koşulları doğru şekillendirilemiyor. Mekân bellekleri üzerinden ulaşmak istediğim aslında her izleyicinin kendi belleğini tekrar oluşturmasına farklı bir fırsat yaratmak.
Serginin son ayağını oluşturan PG Art Space Galerisi duvarına bıraktığım iz, mekânda geçici bir bellek oluşturmaktadır. Sadece sergi süresince varlığı devam edecek ve sadece bu sergiyi izlemeye gelen izleyici için varlık ve anlam taşıyacak. Işıkla yapmış olduğum ‘balina’ izleyiciyi sessizliğe ve meditasyona davet etmektedir. Balina figürü kendi doğal ortamında, yani derin denizde kütlesi ve ağır gibi algılanan hareket biçimi ile doğal olarak dinginliği, durağanlığı çağrıştırır. Kırmızı Işık Balina adlı ışık enstalâsyonu ile mekânın çevresiyle olan durağan ilişkisine farklı bir yaklaşım getirmek istedim. Işığın plastiği sergideki Beyaz Balina heykelinin iki boyutlu temsili durumundadır. Neon ışık enerji ve modern hayatın sentetik enerjisini temsil etmekle birlikte durmayı, düşünmeyi bu şartlar altında bile olanaklı kılıyor. Evet zor, hızlı, sentetik bir enerji ile çevrelenmiş bir dünyada yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman doğadan ve daha da kötüsü kendi benliğimizden uzaklaşabiliyoruz. Tüm bunlara rağmen yine de insanın kendine dönmesinin, kendini dinlemesinin olanaklı olduğunu, insani olan değerleri yaşatabilmek adına bunun gerekli olduğunu düşünüyorum.,
Sergide yer alan Beyaz Balina heykeli, aslında benim için zaman içinde olayların, nesnelerin mekânda üst üste bıraktığı izler gibi, bu zaman insanının yalnız, derinde ve büyük benliğini, egosunu, anılarını temsil ediyor. Balinalar birbirleri ile iletişimi ve kendi konumlarını sonar ses sistemleri ile sağlar. Önce kendileri ses verir, bunun maddeler üzerinden kendilerine yansımasını bekler. Böylece nerede olduklarını, nereye gittiklerini bilir. Sanırım biz de sesimizi zaman zaman içimize yönlendirmeli ve oradan gelen yankılarla bu dünyadaki yerimizi tespit etmeliyiz. ‘Dilin Söyleyemedikleri’ Sergisi, susmayı, sadece dinlemeyi öneriyor.
‘Susun, sadece dinleyin, varlığın konuşması için gereken sessizliğe ulaştığınızda, ilk çıtırtı duyulur. Çok uzaklarda bir yerde, yüzlerce yıllık bir cezaevinin soğuk, nemli duvarlarında bir çatlak sürgün veriyor. Cezaevi düşünde bir balina görüyor. Resim boyayla değil düşlerle yapılıyor.’
Zaman içerisinde sanat nesnesinin kendisi olmuş, hatta sanat önermesi olarak varlık bulmuş olan dil, nesneler dünyasının kaotik yapısını çözümlememize de yardımcı olmanın ötesinde düşüncenin boyutlarına ulaşmayı olanaklı kılar.
‘Her imge belli bir görme tarzını somutlar’ Ya da, daha doğrusu, her imge tarihsel, toplumsal ve kültürel açıdan kendilerine özgüolan birbirleriyle çekişen ve çelişen görme tarzlarını somutlar.Tam da bundan dolayıdır ki, imgelerin ‘içerikleri’ sözcüklerin basit birer ikamasi değildir. Çünkü bunlar sözcüklerden çok daha fazlasını akla getirir. Resimler yanlızca zihne değil aynı zamanda bedene(erotic imgelerin beden üzerinde doğrudan yarattıkları fiziksel etkileri düşünün) , düşünceye, duygulara v.b. şeylere de hitap etmektedir. Fransız romance Emile Zola, sanat eserlerinin ‘belli bir mizaç yoluyla görülen şeyler’ olduğunu söylüyordu. Zola bunları söylerken şu gerçeği Kabul etmiş oluyor. Sanatçılar, elektrik hatlarının yaptığı gibi bir bilğiyi A noktasından B noktasına taşımaktan başka bir iş yapmayan koblolar değil, bunun yerine işledikleri malzemeleri dönüştüren insanlardır.
“Dilin Söylemedikleri” dediği bağlamda karşılaştığımız alan, tam da bu “iz” kavramının işgal ettiği konumu işaret etmiyor mu?
Doğanın işleyişine ait bir fenomen olan sis, retinaya düşen görüntüde ve insanın zihinsel kavrayışında değişimlere neden olur. İnsan, çevresindeki dünyanın duyuları üzerinde yaptığı değişimlere sembolik anlamlar yükleme eğilimindedir.
‘’sis’’
Sis, atmosferin alt tabakalarındaki küçük su taneleri veya buhardan oluşan bulutların çok alçalarak yeryüzüne kadar inmesiyle oluşan duman olarak tanımlanır (sozluk.gov.tr). Sıcak ve soğuk hava akımlarının karşılaşmasıyla oluşan yoğunlaşma sonucu sis oluşur. Doğanın işleyişine ait bir fenomen olan sisin insan üzerindeki etkisi ise fizik kurallarının ötesine geçer, psikolojik ve zihinsel kavrayışa farklı bir kapı aralar. Alışık olunan dünyayı gizemli kılan sis ile algı ve düşünce sınırları zorlanır. Form ve biçimler yumuşar; tamamen ortadan kalkmaz, ancak alışık olunan anlam kaybolur, anlamsızlaşır. İnsan sisin içinde kaldığında duyumlarının uğradığı değişim, sise sembolik anlamlar yüklenmesine neden olur. Eş zamanlı olarak sis biçimsizliğin ve maddeselliğin anlamlarını ortaya çıkarır. Sadece maddenin varlığını değil, hareketi ve çoklu değişken ses deneyimlerini de etkiler. Sis çevreye hâkim olduğunda çok sayıda duygusal karşılaşma yaşanır. Anında algılanabilen şeyler kavranamaz ve anlaşılmaz olur. Çünkü sis, duygusal deneyimleri değiştirdiği gibi, güçlendirir, indirger ve keskinleştirir. Bir tür kopma hissi yaratır. Havaya fiziksel bir mevcudiyet kazandırır. Uzaklık algısına meydan okur ve çevreyi oluşturan mekânı maddi anlamda değişime uğratır. Nesnelerin sınırları yumuşayarak hepsi birbiriyle ilintili bir beden gibi arka plana dönüşür. Bir anda üç boyutlu dünya, ara dünyaya dönüşerek derinliği yitirmeye başladığında, varlık dünyası bir bütün olarak görünür. Tanıdık zaman ve yer hissi yitime uğrar. Zaman ve mekân algıda yeniden şekillenir. Gerçek ve gerçek olmayan, özgün ve özgün olmayan arasındaki ayrım bulanıklaşır. Diğer yandan, kalın ve ağır varlığı insana dünyayla etkileşim kurmanın yeni yollarını gösterir. Sisin varlığının oluşturduğu nemli havanın yoğun bir şekilde cilde dokunması, bedene teması çoklu algıyı oluşturan farklı duyumlardan biridir. İnsan sadece görmede zorlanmaz, nemle dolmuş olan giysilerinde de sisi hisseder; hava farklı kokar ve ses tuhaf bir şekilde yayılır. Aslında mekânsallığın geri alınmasıdır. Havanın fiziksel varlık kazanması mekânın askıya alınmasına neden olur.
Sis varken çok sayıda duyusal karşılaşma yaşanır. Sadece maddenin varlığını değil, hareketi ve çoklu değişken ses deneyimleri de etkiler. Anında algılanabilen şeyler kavranamaz ve anlaşılmaz olur. Sis içindeyken insan çevresindeki nesnelerin havada asılı kaldığı yanılgısını yaşar. Sis havaya fiziksel bir varlık kazandırır. Uzak algıya meydan okur. Tanıdık zaman ve yer hissi kaybolur. Zamanı ve mekânı yeniden şekillendirir, yeni bir bakış açısı sunar. Varlığının oluşturduğu nemli havanın yoğun bir şekilde cilde dokunması, bedene teması çoklu algıyı gerekli kılar. Sadece görmede zorlanmayız, nemle dolmuş olan giysilerimizi de hissederiz, hava farklı kokar ve ses tuhaf bir şekilde yayılır. Sisin yaratıcılığında nesneler soyut varlıklara dönüşür.
Uzak Doğu resim geleneğinde doğada var olan her türlü koşul resimlere yansır. Batı sanatında ise uzun bir dönem sanatçılar ışığın ve onun ihtişamıyla güzelleşen şeyin temsili ile ilgilenmişlerdir. Bu nedenle ışığın etkisizleştirilmesini renklerin kirlenmesini, onları harekete geçirip besleyen kaynakların kuruması olarak düşünmüşlerdir.
Alber Bayet’in, “Fazla apaçık fikirler çoğunlukla ölü fikirlerdir.” (Bayet, 2009, s.49) söyleminde olduğu gibi; ihtişamlı ışık altında varlığını net ortaya koyan şeyler yaratıcılığı sınırlar. Görünenin büyüsüyle yetinilir. Oysa sis, zihni ve duyguları, yeniden aktif konuma gelmesi için kışkırtır. Böylece görünüşler dünyasının ötesine geçilerek kişisel yaratıcılıkla yeni bir dünyanın kapıları aralanır.
Deniz, sis, bulut gibi görüntüler ile ilgilenen William Turner, sis ve soyut düşünce arasındaki ilişkiye dikkati yönelten sanatçı Casper David Friedrich, Londra’nın değişen atmosferinin etkisini resimlerinde gösteren Claude Monet, sis ve hava kirliliğinin oluşturduğu dumanı sanatının merkezine alan James Mc Neil Whistler, sisi bir araç olarak kullanan Fujiko Nakaraya, izleyicinin kendi bedeni ve doğa arasındaki ilişki deneyimini geliştirmek için ışık, su ve hava sıcaklığı gibi temel malzemeleri kullanan Olafur Elisasun, ben sisi bir anlatım aracı olarak kullanıyorum.
Sis algımızın gelişmesi için gerekli olan şeyler açısından bize bir laboratuvar ortamı sağlar. İster görsel alanımızda, isterse de zihin dünyamızda sis, bizi keşfetmeye, yeniden tanımlamaya, çözümlemeye yönlendiren ve korkularımızı yenmek için deneyimlediğimiz bir şeydir. Yaratıcılık ancak bilinen kalıpların, sınırların yok edilip tekrar yapılandırılması ile ortaya konulabilir. Sisin anlamı bu bakış açısı ile çok derin ve üstünde düşünülmeye değerdir.
İnsan algısını günlük sıradan nesne ve uzam algısından farklı düzeye taşıyan izler, gölgeler ve sis metaforlarını resimlerimde çok katmanlı yapılar kurgulayarak imgenin sınırlarını aşmak, görünen ve görünmeyen, adı koyulan ve koyulamayan sezgisel bilginin gizemlerini yakalamak için kullanıyorum. Aradığım şey minimal bir etki ya da hiçlik duygusu yaratmak değil, gerçek ile hayal arasında sıkışmış yaşamın akışı içinde görmezden gelinen derinlikli ara duruma dikkat çekmek. Resimlerimde şeylerin bilgisi yüzey üzerinde belli belirsiz okunur. Monokrom resim, sise benzer nitelikte tek rengin çağrıştırdığı sonsuzluk etkisiyle izleyende yüce (sublime) duygusunun doğmasına neden olur. Renk artık resim yapmak için var olmaz; boşluğu görünür kılmak için vardır. Zamanın ötesini işaret eder. Bu nedenle resimlerime izleyicinin daha dikkatli bakmasını öneriyorum. Eğer dikkat edilirse izleyicinin kendine ait bir şeyler bulacağına inanıyorum. Görülen şey belki de sadece zamandır. Belki de, resmin mahkûm olduğu kelimeler kadar nasırlaşmış bakışın yerine, dokunma duyusunu harekete geçirerek beden ile görmeyi öneriyorum.
Sis varlığıyla, öncelikle kişinin dışında olduğunu zannettiği görüntünün aslında içinde olduğunu fark ettirir. Buna endişe ve gizem duygusu eşlik eder. Görüntüyü çözümleme sürecine girmek, gizem olgusunu da kendiliğinden bilince taşır. Bilinmeyen, tanımlanmayan her şeyde olduğu gibi, sis; merak, korku ve endişeyi tetikler. Böylece metabolizma da değişime uğrar: Farklı hormonlar, farklı beyin aktivitesi, farklı duyumsamalar ile kanıksanmış varlık algısından uzaklaşılarak farklı bir boyutuna adım atmış olunur. Sisin ortaya çıkardığı opak gri, sığ renk özellikle renk uzmanlarının sevdiği her şeyi inkâr eder. Sarı, gri sisin ağırlığının altında biçimsizliğin içinde kaybolan insan, alışık olmadığı bir dünya ile yüz yüze kalır. Bilincin yetersiz, bilinenin herhangi bir sistematiğe ve düzene uymadığı bir belirsizlik durumudur bu. Bütün bunlar kişinin çevresindeki varlık dünyasına sanki bir sanatçı eli değmişçesine görüntüyü resimsel bir boyuta çeker.
20. yy.ın başında sanatçıların sise duydukları ilgi, modern sanatın da bir yerde başlangıcını temsil eder. Görüntünün bozuma uğraması, görüntünün ne olduğu sorusu, görünenin gerçeği ne kadar temsil ettiği, nesnenin gerçeğine dair başka izler sürülmesi gerektiğini gündeme getirmiş ve soyut sanatın doğmasına neden olmuştur, denilebilir. “Görünüş ve gerçeklik ikilemi, nesnelerin ‘gerçekten ne oldukları’ ve bize ‘ne gibi göründükleri’ olmak üzere nesnelerin iki yönüne dikkat çekmektedir. Görünüş ve gerçeklik arasındaki bu ikilemi ilk kez sistemli bir şekilde Herakleitos ve Parmenides incelemiştir.” (Yılmaz, 2014). Çağımızda ise teknolojik aygıtların yaşamımıza girmesi ile değişen görüntü ve gerçeklik arasındaki ilişki, Jean Baudrillard gibi pek çok çağdaş felsefeci ve düşünür tarafından da sorgulanmaktadır. Günümüz insanı yaşadığı görsel bombardıman altında, medya araçlarında gerçekmiş gibi sunulan görüntülerin, bilgilerin karmaşasında düşünsel anlamda âdeta bir sisin içine düşmüş gibidir. Modern çağın insanının görüntü ile yaşadığı karmaşaya benzerini bugünün insanı zihinsel olarak yaşamakta. Bilinç ister dışarıdan alınan bir madde ister fiziksel ya da psikolojik bir rahatsızlık sonucunda karmaşaya düştüğünde, bir sis altında kalmış gibidir. Bu sefer birbirinden ayırmakta zorlanılan, sınırlarının kaybolduğu şeyler nesneler değil, düşüncelerin kendisidir. Bu durumda da zihin, düşünce dünyasının farklı bir basamağına geçiş yapar. Orada da düşünce vardır, algı vardır, duyumsama vardır; ancak genelde alışık olunanın tamamen dışında bir var oluş sergiler. Bir psikolojik rahatsızlık olarak “beyin sisi” sorunu çağımızda her gün daha fazla telaffuz edilmektedir.