O NE, O KIM SERGI YAZISI
O NE? – O KİM ?
İnsan ancak çevresini, kendini; bir başka deyişle yaşamı anlamlandırabildiğinde yaşama cesaretini bulur. Nesnel varlığımız ve yaşamsal gereksinimlerimiz bizi “anlamı” önce nesnel olanda aramaya zorunlu kılar. “O ne?”, “O kim?” soruları varlığın gerçeğini kavrama ve bu kavramlardan da “anlama” ulaşmak isteyen insan için bir ömür boyu tekrar tekrar çevresine, kendine sorduğu sorulardır. Bu soruları ister kişisel, sübjektif bir algı ile ister bilimsel, genel geçer sonuçlara varmak için sorsun sonuçta ulaşmak istenilen karara varma arzusudur.
Bilim ve teknoloji yolunda büyük ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen günümüzde hâlen nesnenin gerçeğine dair ulaşılan her yeni yanıt, her yeni ortak karar varlığa dair başka bir gizemin de sorusunu beraberinde getirmekte. Çağlar boyunca bu bitmez tükenmez yeni gizemli sorular, yaşamında kararlılık ve tutarlılık isteyen insanı soyutlamalar yaparak inançları, felsefeyi ve sanatı üretmeye itmiştir.
Sanat, kültürün taşıyıcısıdır ve düşünce dünyasına farklı perspektiften açılan bir penceredir. İnançlar gibi dogmalara bağlı kalmaz, felsefe gibi ontolojik bir tutarlılığın peşinde değildir. Ancak sanatın dili ve taşıdığı bilgi, bilinçaltını da harekete geçiren, aynı zamanda hem taşıyan hem tekrar tekrar yapılandıran, kendine özgü bilinç ve bilinç dışı arasındaki sınırda geçirgenlik taşıyan bir olgudur. Bilimde, felsefede, inançlarda kararlı ve tutarlı olanı aramak amaçken, sanat tutarlılığı, sonlanmayı hiçe sayar ve algımızda yarattığı değişim ile hem geçmişe hem bugüne hem de yarına yeni sorular sorar. Sanat tutarlı, durağan, kararlı bir yaşam modeli arayan insana değişkenliği, zamanı ve belirsizliği kendi iyileştirici gücüyle tekrar anımsatır.
Devabil Kara, “O ne?”, “O kim?” sorularını, ister istemez insanı sormak zorunda bırakan izler, gölgeler ve sis gibi fiziksel fenomenlere odaklanarak izleyicisini yaşamın belirsizlik ve gizemlerini farklı bir duyarlılıkla sorgulamaya davet eder. Tanımsız, silikleşmiş, belirsiz olan şeyler karşısında düşünce alanının ve düş alanının olağandan daha farklı ve daha aktif çalıştırılması gerekir. Artık orada olmayan bir nesnenin bıraktığı iz, başka bir nesnenin üzerine düşerek deforme olmuş bir gölge ya da sis ve dumanlı hava gibi görme duyusunu yetersiz bırakan durumlarla başa çıkabilmek için zihin yaratıcı yöntemler üretmek zorunda kalır.
Bir varlığın şu andaki yokluğunun varoluşu olarak “iz” bir belirsizliği imler. Bu, imge yokluk ve varlık kavramlarını birbirine bağlayarak zaman ve mekân algısını aynı anda harekete geçirerek farklı bir sezgisel kavramayı da gerekli kılar. Kişisel ve toplumsal belleği harekete geçiren bir sanat nesnesi gibi, her karşılaşıldığında izleyicinin zihninde tekrar tekrar yaratılır.
Var ve yok arasındaki ara duruma dair ikinci bir kavram da gölgedir. Varlığın bütünlüğünün dışında âdeta onun bir uzantısı olan gölge, var oluşun göstergesi, kanıtı olurken, aynı zamanda varlığın iz bırakmayan izidir. Varlık ve yokluk arasında hem gerçekliğin hem de gelgeç olmanın göstergesidir. Gölge başka bir formun üzerine düştüğünde hem ait olduğu nesneyi temsil etmeye devam eder hem de buluştuğu formun şekline de uyum göstererek başka bir görsel kimlik oluşturur. Şeylerin gölgesi üst üste yüzeye düşmeye başladığında ise ortaya çıkan görüntü karanlığa aralanan kapı gibi hem ait olduğu nesneden hem de üzerine düştüğü formdan ayrıksı bir algıyı gerekli kılar. Gölgeler de izler gibi zihnimizde fiziksel anlamlarının ötesine geçerek metaforlar oluşturur. Ve artık salt düşüncenin değil duyumsamanın, kodlanmış belleğin, öznelliğin kapsamına girer.
Doğanın insanın varlığı kavramasında değişim yaratan başka bir olgu da sistir. İnsanın ışıklı, alışık olduğu, tanımlayıp anlamlandırdığı, dolayısı ile de doğal olarak güvende hissettiği görsel dünyasını bozuma uğratan sis, fiziksel bir doğa olayıdır. Sisin varlığı ile ışık büyük bir oranda kayba uğrarken, atmosferde farklı bir dağılım göstererek insan algısında büyük bir değişim yaratır. Psikolojik ve zihinsel kavrayışa farklı bir kapı aralar. Alışık olunan dünyayı gizemli kılan sis ile algı ve düşünce sınırları zorlanır. Form ve biçimler yumuşar. Tamamen ortadan kalkmaz, ancak alışık olunan anlam kaybolur, anlamsızlaşır. İnsan sisin içinde kaldığında duyumlarının uğradığı değişim, sise sembolik anlamlar yüklenmesine neden olur. Eş zamanlı olarak sis, biçimsizliğin ve maddeselliğin anlamlarını ortaya çıkarır. Sadece maddenin varlığını değil, hareketi ve çoklu değişken ses deneyimlerini de etkiler. Sis çevreye hâkim olduğunda çok sayıda duygusal karşılaşma yaşanır. Anında algılanabilen şeyler kavranamaz ve anlaşılmaz olur. Çünkü sis, duygusal deneyimleri değiştirdiği gibi, güçlendirir, indirger ve keskinleştirir. Bir tür kopma hissi yaratır. Havaya fiziksel bir mevcudiyet kazandırır. Uzaklık algısına meydan okur ve çevreyi oluşturan mekânı maddi anlamda değişime uğratır. Nesnelerin sınırları yumuşayarak hepsi birbiriyle ilintili bir beden gibi arka plana dönüşür. Bir anda üç boyutlu dünya, ara dünyaya dönüşerek derinliği yitirmeye başladığında, varlık dünyası bir bütün olarak görünür. Tanıdık zaman ve yer hissi yitime uğrar. Zaman ve mekân algıda yeniden şekillenir. Gerçek ve gerçek olmayan, özgün ve özgün olmayan arasındaki ayrım bulanıklaşır. Diğer yandan, kalın ve ağır varlığı insana dünyayla etkileşim kurmanın yeni yollarını gösterir. Sisin varlığının oluşturduğu nemli havanın yoğun bir şekilde cilde dokunması, bedene teması çoklu algıyı oluşturan farklı duyumlardan biridir. İnsan sadece görmede zorlanmaz, nemle dolmuş olan giysilerinde de sisi hisseder. Hava farklı kokar ve ses tuhaf bir şekilde yayılır. Yaratıcılık ancak bilinen kalıpların, sınırların yok edilip tekrar yapılandırılması ile ortaya konulabilir. Sisin anlamı bu bakış açısı ile çok derin ve üstünde düşünülmeye değerdir.
Sis varlığıyla, öncelikle kişinin dışında olduğunu zannettiği görüntünün aslında içinde olduğunu fark ettirir. Buna endişe ve gizem duygusu eşlik eder. Görüntüyü çözümleme sürecine girmek, gizem olgusunu da kendiliğinden bilince taşır. Bilinmeyen, tanımlanamayan her şeyde olduğu gibi, sis; merak, korku ve endişeyi tetikler. Böylece metabolizma da değişime uğrar: Farklı hormonlar, farklı beyin aktivitesi, farklı duyumsamalar ile kanıksanmış varlık algısından uzaklaşılarak farklı bir boyuta adım atmış olunur. Sisin ağırlığının altında biçimsizliğin içinde kaybolan insan, alışık olmadığı bir dünya ile yüz yüze kalır. Bilincin yetersiz, bilinenin herhangi bir sistematiğe ve düzene uymadığı bir belirsizlik durumudur bu. Bütün bunlar kişinin çevresindeki varlık dünyasına sanki bir sanatçı eli değmişçesine görüntüyü resimsel bir boyuta çeker.
Devabil Kara’nın sözleriyle sergi:
“İnsan algısını günlük sıradan nesne ve uzam algısından farklı düzeye taşıyan izler, gölgeler ve sis metaforlarını resimlerimde çok katmanlı yapılar kurgulayarak imgenin sınırlarını aşmak, görünen ve görünmeyen, adı koyulan ve koyulamayan sezgisel bilginin gizemlerini yakalamak için kullanıyorum. Aradığım şey minimal bir etki ya da hiçlik duygusu yaratmak değil, gerçek ile hayal arasında sıkışmış yaşamın akışı içinde görmezden gelinen derinlikli ara duruma dikkat çekmek.
Resimlerde belleğin metaforu olan çok katmanlı yapı, imgelerin sınırlarını aşarak var ile yok arasında, görünen ile görünmeyen mesafesinde izleyicinin tenine gönderme yapar. Resimlerde kullanılan selülozun tene çevirdiği zemin mum ve doğal pigment ile birleşerek ten gibi eskir ve kırışır. Nesne ve nesnenin dışındaki boşluğun varlığı, yüzey üzerinde belleğin görselleşmesi olarak yapıta dönüşür. Yüzey artık belleğin taşıyıcısı ve boşluğun kendisidir. Boşluğa çizilen çizginin başlangıç ve bitiş noktası yüzeyi kontrol altına aldığında, bir tür iskelet gibi işlev gören çizgiler yüzeyin direncini oluşturur. Resimlerde birbirini örten ve birbirini silen katmanlar üst üste çakıştıkça yeni görüntüler ortaya çıkar. Yüzeydeki çizgi, betimleyici özelliğinden sıyrılmış yüzeyin dinamiğini oluşturarak izleyicinin duruşunu, bakışını belirleyen bir konumdadır. Bazen boşluk küçük çizgilerin bir araya gelmesiyle defalarca parçalanarak doluya teslim olur ve küçük kıpırtılarla oluşmuş dolu izlenimi veren başka bir boşluğa dönüşür. Aranan şey minimal etki yaratmak ya da hiçlik vurgusu yapmak değil, gerçek ile hayal arasında varlık bulan bir ara durum oluşturmaktır. Ayrıntılar azalarak nerdeyse hafızada fazla bir şey bırakmayacak kadar silikleşir. Tek rengin temsiline bürünür. Boşluk görünür kılınır.
Resimlerimde şeylerin bilgisi yüzey üzerinde belli belirsiz okunur. Monokrom resim, sise benzer nitelikte tek rengin çağrıştırdığı sonsuzluk etkisiyle izleyende yüce (sublime) duygusunun doğmasına neden olur. Renk artık resim yapmak için var olmaz; boşluğu görünür kılmak için vardır. Zamanın ötesini işaret eder. Bu nedenle resimlerime izleyicinin daha dikkatli bakmasını öneriyorum. Eğer dikkat edilirse izleyicinin kendine ait bir şeyler bulacağına inanıyorum. Görülen şey belki de sadece zamandır. Resmin mahkûm olduğu kelimeler ile nasırlaşmış bakışın yerine, dokunma duyusunu harekete geçirerek beden ile görmeyi öneriyorum.
O ne? O kim? Sergisinde izleyiciyi, alışık olduğu kanıksadığı görsel dünyanın kolayca fark edilmeyen alanlarına odaklanarak farklı düşünme ve sezgi biçimlerini deneyimlemeye davet ediyorum. Resimlerin yüzeyinde belli belirsiz varlık bulan şeyler, izleyiciyi soru sormaya ve kendi yanıtlarını bulmaya, böylece sanatsal sürece aktif olarak katılmaya zorunlu kılacaktır. Sergi felsefenin bilmek ve anlam arasında kurduğu ontolojik ilişkiye sanatsal bir yaklaşımın ifadesi olarak da değerlendirilebilinir.”