HÜSEYIN GÖKÇE

Sisin esrarı: kavramsız ve sessiz bir duyumsama

Yukarıdan aşağıya yapılan bir uğraş olan Arkeolojide, üzerinde bulunduğumuz toprak sıfır kabul edilir. Bu sıfır şu anda bulunduğumuz kod, hareket noktamızdır. Buradan başlayarak gerçekleştirdiğimiz her eylemi ‘inmek’ fiiliyle karşılayabiliriz. Nereye mi inmek? Var oluşumuzun, inançlarımızın, bildiklerimizin, gündelik hayatlarımızın ilk hallerine doğru inmek. Bu uğraşı kıymetli kılan bulunduğumuz hali, halleri yani şimdiyi anlamak/anlamlandırmaktır. Bu anlama/anlamlandırma, mekân ve zamanın ölçülebilir özellikte olmasıyla mümkündür. Bilincimiz bu sayede nesneler arasındaki yakınlık –uzaklık, sığlık- derinlik gibi ilişkileri belirler. Görüntünün sonsuzluğu, alımlayan tarafından bir düzene koyulur. Arkeoloji de insan elinden çıkmış nesnelerin; insan kabulü olan (kronolojik) zamanda yerini bulma veya ona bir alan açmadır.

Çoğu çalışmasında bir kazıbilimci gibi hareket ederek yapıtlar ortaya koyan ressam Devabil Kara’nın bir bilimsel yöntemi neden ve nasıl bir sanat eserinin konusu yaptığının birkaç açıklaması vardır. Bunun öncelikli nedeni belirli bir yerin belirlenebilir bütün zamanlarını aynı bütün içinde ortaya çıkarmaktır. Buradan ele geçen nesneleri tek tek ortaya koymaktansa bunları uzunca bir süre oldukları halle gösterme isteğidir. Hatırlanacağı gibi Devabil Kara’nın 4. Katman sergisindeki yapıtlarında açtığı alanlar bize uzun ve uzak bir geçmiş sunmakla kalmaz, o bize bir fosille şimdide kurduğumuz bir ilişki de sunar. Böylece bir zamanların var olanın kanıtı, izleyicinin de kanıtı haline gelir.

İnsan için bellek öznel anlamda kendi deneyimleriyle sınırlıdır. Topraksa bütün insanlığın ortak belleği olarak düşünüldüğünde bu sınır daha geniş aralıklarla düşünülebilmektedir. Devabil Kara’nın bu ortak bellekten payına düşenleri işlemesi ve tekrar kamuoyuna sunması özellikle “kareli alanda kazı” da kendini gösteriyor. Bir arkeolojik yöntem olan kareleme metodu, bütün bir alanı belirli ölçülerle karelere bölme ve her kareye bir isim vermektir. Böylece hedeflenen parça bütün ilişkisi kurmak olduğu kadar, ele geçirilen buluntuların katmanlar içinde yerini anlamada gözetilen hedeflerden biridir. Bu yöntemin kendisi şimdide geliştirildiği gibi uygulanması bütün zamanları kapsamaktadır.

“Bir ressam, gölgelerde ve çıkıntılarda kim

bilir bizlerin göremediğimiz neleri görür.”

-Cicero

Geçmişin izleri şimdinin gölgesi

Devabil Kara arkeoloji bilimi ve onun yöntemleriyle kurduğu ilişkiden bu noktalardan sonra ayrılır. Geçmişin anlamlandırması ve şimdiye olan katkısı üzerinde durmaz. Geçmişin ve onun kanıtlarının kültür, siyasi, sosyolojik ve toplumsal anlamlarını hesaba katmaz. Çünkü anlam, üretim pratiğinin bir sonucu değildir. Onun için önemli olan nesnelerin zaman ve uzaydaki karmaşık ilişki sonucunda ortaya çıkan izleri ve gölgeleridir. Geçmişin izlerinin şimdinin gölgesinde boy verme süresidir. Zamanın tortusunun nesnelerin üzerini örtmesidir. Tozdur. Sürekli değişim ve hareketin nesneyle olan ilişkisinin belleğimizin kuytularında yankılanmasıdır. En nihayetinde denilebilinir ki nesnenin belleğidir. Devabil Kara nesneleri böyle algılamakla Bergson’cu zaman anlayışına yaklaşır. Sürekli geçmişin hareket ve oluş halinde şimdide var olma durumu eselerinin ve sergilerinin ana izleğini oluşturur diyebiliriz. Hatta ilk dönem çalışmalarında geçmişi ve şimdiyi bir anı veya bir an gibi sunan yüz portrelerinden, 90’lı yıllarda “İzler ve Gölgeler”e oradan da ”Gölge ve Bellek” e ve “Dilin Söyleymedikleri”ne kadar geniş bir yelpazede bu anlayış doğrultusunda gerçekleşmiş yapıtları görmek mümkündür. Bütün bunları da soyut sanatçılarda olduğu gibi mekân, şekil, renk ve yüzey yoluyla ortaya koymaya çalışır. Hatta geçmişin sürekli kendini şimdide aksettirmesini eserlerindeki izlerle, Toptaşı Cezaevi’nin duvarlarının izleriyle buluşturur. “Balina Heykeli” adlı çalışması binlerce mil uzaktaki okyanuslardan aşıp gelip tarihi yapının ortasına bir göktaşı gibi düşerek uzun uzak geçmişi şimdiye dâhil eder. Tahtakale Hamamı’nda “Tehlikesiz Oyunlar” adlı sergide “Çaresizin kutsanması” adlı neon işi bu hamamın belli bir bölümün izdüşümünü veya şimdisinin gölgesini yansıtır.

“Size anlatmaya çalıştığım daha gizemlidir, varlığın köklerine, duyuların ele gelmeyen kaynağına karışmıştır”

(j. Gasguet, Cézanne,)

Devabil Kara, zaman – nesne ilişkisi üzerine olan eğilimini son sergisi “Sis”te de devam ettiriyor. Bu kez bir belli bir zaman aralığında ve belli bir alanın yüzeyine yayılan doğa olayı olan sisle ilişkilendiriyor üretim pratiğini. Bu ilişkiyle beraber nesnelerin görünümlerine kaydırıyor üretim pratiğini. Uzayda ve zamanda yer kaplayan nesneleri neden oldukları haliyle ve nitelikleriyle algılayamıyoruz? Algılamamıza etki eden nedenler nedir? Dolaysız bir şekilde nasıl duyumsarız? gibi sorular üzerinden oluşturuyor yapıtlarını. Bunun içinde üretim pratiğine uygun ve bu sorularda karşılık bulan sisten yola çıkıyor.

Yapıtlarını katman katman oluştururken anlam sorunsalını dışarıda tutmaya çalışıyor. Tuval yüzeyinin sıfır noktasından içerlerde bir yerde olan en son katmanın sıfır noktasına kadar soyutluğu olabildiğince her alana yaymanın izlerini sürüyor. Kalıpların, ilkelerin, bilinç durumlarının görmemize engel olan varlığıyla karşı karşıya getiriyor bizi. Renk, çizgi ve boşlukla kavramsız ve sessiz bir duyumsamanın özgül, en yabanıl halini ve belleğin kuytu köşelerini yardıma çağırıyor dilin teninde.

“Görünmezi görünür kılma”

Ontolojik olarak bir süreliğine var olan bir doğa olayı olan sis, bakan göz için uzamın ve mekânın varlığını tehdit eder. Uzamdaki diğer varlıkların görünümünü siler, perde çeker ve onları görülmez hale getirir. Akışkanlığı, bir müddet sonra dağılıyor olması bu oluşu kesintiye uğratır. Sisin doğada bir süreliğine yarattığı bu oluş halinde olduğu gibi Devabil Kara da resmin yüzeyinde görünümlerin varlığını ortadan kaldırıyor. “Aynı esrarın sisiyle” kapatıyor, sınırlar çiziyor ve üstünü örtüyor. Yine de derinde, görünmeyenin ardında başka başka oluşlar varlığını devam ettiriyor. Böylece resmin yüzeyiyle derini arasında diyalektik bir süreç açığa çıkıyor. Fakat bir senteze ulaşmıyor. Bir yandan bu seyrelme ve gevşeme hali dışarı doğru genişlediği gibi içeriye doğru da sinmeye çalışıyor. Diğer yandan derindeki yoğunlaşmanın dalgası varlığını yüzeyde hissettirme çabasıyla hareket ediyor. Yüzeydeki seyrelme ve gevşemeyle derindeki farkına varamadığımız, göremediğimiz oluşlar, varlıklar, karşılaşmalar ve imgeler birbirlerine basınç uyguluyor. Ancak yoğunlaşmanın kendi seyri bir kuyu gibi sessiz bir şekilde sürdürdüğü ısrarla dağılmaya çalışıyor tuvale. Bu engellenemez karşılaşma, sürtüşme, kesişme ve sınır ihlal etme hali varlıkları ve şeyleri duyumsamanın en ince teline değmeye çalışıyor. Klee’den alıntılayacak olursak “Görünmezi görünür kılma”nın mücadelesini veriyor bir bakıma.

Zamanın ruhu

Devabil Kara, “Sis”te yer alan kimi yapıtlarında ısrarlı bir şekilde tuvali kendi sınırının dışına taşırıyor. Walter Benjamin her çağ kendi algısını oluşturur, Kandisky ise “Her sanat eseri kendi çağının çocuğudur” diyordu. Zamanın ruhunun zihinlerde, algıda ve ruhlarda nasıl yankılandığını düşünmek ve bunu herhangi bir medyumla ifade etmenin olanaklarını yaratmak bir sanatçı için zamanına tanıklık etmesi adına önemlidir. Bu perspektiften bakınca; bu yapıtlarda taşan ressamın tanık olduğu zamanın ruhu mudur? Eninde yaşamları belirsizliğe, çıkmaza ve hiçliğe sokan, üzerlerimize sinen etkisi… Ya da Akışkan modernitenin sürekli bir akış halinde oluşunun etkileri. Anın öneminin vurgulandığı bu zaman aralığı sürekli bir şimdi doğuruyor. Öncesiz ve sonrasız bir şimdinin içinde sıkışıp kalma durumu yaratıyor. Her şeyin aktığı ve buna karşı bir göz atmadan fazlada ileriye gidemeyip şeylerle karşılaşmamanın ağır yükü altında kalıyor akışkan modernitenin özneleri. Fakat şeylerle karşılaşmak, onları deneyimlemek algıda ve şuurda önemli yarılmaların, çatlakların oluşmasında büyük bir rol oynayabilir. Hiç olmadığımız kadar kendimiz olabiliriz. Eninde gözlerde ve ruhlarda yankılanan bir karşılaşmadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Şeylerle karşılaşma ve göz göze gelme durumunun ortadan kaktığı bu yapıtlarda bu gibi çağın durumlarının varlığı üzerinden de bir okuma yapılabilir diye düşünüyorum. Fakat Devabil Kara umutsuzluk ve karamsarlık gibi duygu ve bilinç durumlarından kurtulmanın sisini dağıtmanın endişesini taşıyor aynı zamanda. Bilindiği üzere sanatçının mavi, kırmızı ve beyaz gibi alışılageldik renk seçimleri var. Bu kez monokramatik bir şekilde çoğu yapıta hâkim olan yeşille tuvaline renk veriyor. Yeşil rengin tüm değerleri doğanın meditatif ve arındırıcı etkisine karşılık gelebiliyor. Bu rengin farklı tonlarının sağladığı bu etki, sisin kasvetli görünümünü delip geçiyor. Her ne kadar sisin kasvetli uğultusu suskunlaştırılmaya çalışılsa da, Devabil Kara’nın elinde huzursuz ettirici yönüyle de görünüyor ve hissediliyor.

Sandalyenin kaideye dönüşmesi

Peki, biz izleyici olarak bunları sisin içinde duyumsamaya çalışıyoruz. Bir an için tuvalin içinden dışarıya baksak ressam ve bizde mi sisin içindeyiz? Bu soruyu birçok eserine konu olmuş ve bu sergide de kendine yer bulan sandalye ve onun imgesinden hareketle cevap arayabiliriz. Sandalyenin bir imge olarak iktidar pratiğindeki sembolik değerleri tartışılmaz. Gücü, hiyerarşiyi belirler. Devabil Kara’da sandalye öncelikle üretim pratiğinde dikeyliğinden dolayı yapıtlarında derinlik sağladığı için önemlidir. Bu nesne şimdiye kadarki eserlerinde ve bu sergisinde yer alan bir çalışmasında tuvalde görüyor. Bakanda iltifa kaybına neden oluyor, ayaklarını yerden kesiyor. Bu kez nesnenin mekânda kendine yer bulduğuna tanık oluyoruz. Tuvalde sağladığı derinliği bu kez mekânda yaratıyor. Bu nesnenin yerçekimine maruz kalması ve her an düşecekmiş hissi yaratmak için yatay bir şekilde ele alıyor. Sandalyenin sergi alanında düşecekmiş ya da doğrulacakmış şeklinde görülmesi bir çocuğun emekleme döneminden adım attığı yani yatay durumdan dikeye geçtiği durumu andırıyor. Kendi varlığıyla, yükseklikle, uzamın derinliğiyle ve bir uçurumla ilk defa karşılaşmasında olduğu gibi gerilim dolu sahnenin mizansenine dönüşüyor sandalyenin buradaki varlığı.

Bu sandalye, üzerinde yer alan otoportre heykelle düşünüldüğünde bir kaideye dönüşüyor. Bir nesnenin kaideye dönüşmesi ne demektir? Klasik anlamda bir hacmi ve kütlesi olan kaide, hacmi ve kütlesi olan bir heykele dayanak olur. Kaide heykelin mekânıdır. Tarihsel, toplumsal, dinsel bir mite form vermenin aracısı olur. Uzun dönem kaidesiz bir heykel düşünülemedi. 20. Yüzyıla gelindiğinde bu alanda büyük bir değişimin kapıları aralandı. Artık kaidesiz heykeller yapılmaya başlandı. Heykel sanatı farklı formlarda ele alındı. Heykel sanatında kaidenin ortadan kalktığı bir zaman aralığında bir sanatçı için çok önemli olan bir imge neden kaideye dönüşün? Belki de Devabil Kara bu mitten kurtulmak ve onu kendi doğasına bırakmak istiyordur. Ama yere paralel duran bir kaide olduğu için hala bu mitten kurtulamadığına tanık oluyoruz. Öte yandan ayakları yere sağlam basmayan bir nesneyle otoportre birlikte düşüldüğünde bütün bilgi, birikim, deneyim ve algılarımızın belirsizliği açığa çıkarma ve onu anlamlandırma konusunda yeterli düzeyde olmadığına vurgu yapıyor olabilir. Bütün bunları görebilmek için yamuk bir bakışın elzem olduğunu işaret ediyor. Böylece özsel olanı sezmede başka durumları başlatmanın zorunluluğu kendini doğruyor. Bu nesneyi sergi alanında tam da sisli yapıtların karşısına getirerek asıl siste olanın biz olduğumuz hakikatiyle göz göze getiriyor. Heidegger’in“çerçevelemesi” burada ortadan kalkıyor sis sadece çerçevenin sınırları içinde kalmıyor yaşadığımız “hakikatten” tuvale geçiyor. Gerçeklikte deneyimlemediğimiz hiçbir yüzü rüyada göremediğimiz gibi düşünceyi ne kadar berraklaştırırsak berraklaştıralım her şeyi bir sis içinde gördüğümüz gerçeği de gün yüzüne çıkıyor.

İşte bu noktadan sonra Devabil Kara sergideki diğer eserlerinde görünmeyenin ardındaki gerçekliği, sezdirebilmek için algıda ve düşüncede gedik ve oyuklar açıyor. Sis tabakasının gözleri boğan görüntüsü boşlukla ayrılığa ve farklılığa açılıyor. Yüzeyde genişleyen, daralan, derine inen, sıkışan, kıvrılan ve fısıldaşan durumların varlığıyla bezeniyor resim. Boşluk gözümüzden içimize doluyor. Oluşlar tüm potansiyelleriyle bu boşluklardan sızıyor. Oyuktan bize doğru savruluyor. Tenimize çarpıyor. Gözlerimiz ve ruhumuz nefes alıyor. Görünmezi görünür kılmanın zorluğu kırılıyor. Böylece “Eski çok eski bir kıvrımın yeşilliğindeyiz ne iyi” diyerek buluyoruz kendimizi. Ayrıca bu uzamı kaplayan sis, çizgili neon ışıklarıyla kırılmaya çalışılıyor. Bakan gözün görünümleri ayırt etmesini sağlamaya yardımcı oluyor.

Van Gogh’un gökyüzünün parlaklığından dolayı güney Fransa’ya gitmesindeki amacı nesnelerin hakikatlerini en oldukları halleriyle görme isteğiydi. Devabil Kara’nın yeşilin farklı tonlarıyla oluşturduğu sisten dolayı özsel olanı görüp algılayamadığımız için hangi “görme biçimlerinden” ve duyumsamadan kurtulmamız gerektiğini bu atmosferle göz göze geldiğimizde sezebileceğiz.

En nihayetinde şeylerin suskunluğu ve sessizliği bir çığlığa dönüşebilir mi? Biz dünyaya açıldığımız, dünya da bize açıldığı yerde. Kim bilir bu atmosfer dağıldığında, örtü kalktığında, sınırlar aşındığında, göz gözü gördüğünde, mesafeler kısaldığında veya sıfır noktasında varlıkların teniyle ve kendi tenimiz birbiriyle karşılaşabilir. Bırakalım dünyanın teni, kendi tenimize değsin tüm yabanıllığıyla. Ürperelim, titreyelim, kendimizden geçelim…

Orijinal belgeyi indir