ÇAĞDAŞ SANAT.KITAP BÖLÜMÜ
“KÜRESEL DÜNYANIN DEĞERLERİ, SANAT VE SANATÇIYA ETKİSİ’’
Giriş
Güncel sanat olarak adlandırılan bugünün sanatı, her tür malzemeyi ayrım yapmaksızın bir arada kullanımını benimsemiş ve bellek, ekoloji, kimlik/etnisite, protest, güç, alıntılama, cinsellik, kopya/taklit vb. sorunlar üzerine yoğunlaşmıştır. Kavramlardan çok malzeme ile düşünmeyi tercih eden güncel sanatçılar, büyük bir çoğunlukla günlük gerçekliklerini eleştirel bir yaklaşımla ele alarak sanat yapma eğilimindeler. Sergilenen bu tavır; izleyiciyi şaşırtan, çarpan, dikkat çeken, saptıran, bozan, medyatik, re-modernist bir dil olarak ortaya çıkar. Bu dilin içerisinde biraz ironi, biraz şaşırtıcılık, biraz cinsellik içeren imgeler ile bir o kadar da komik olan yaklaşım sergilenir. Merakı, gülmeyi, cinselliği, öfkeyi; diğer bir deyişle, insan beyninin en primitif tepki merkezlerine yönelen, çok katmanlı düşünmeden ziyade çabucak tüketilen, duygularımızı harekete geçiren bu imgeler yarattığı ani etkiler kadar çabuk, kalıcı izler bırakmadan günümüz dünyasının imgeler yığınında yerini almaya devam ediyor.
Yaşadığımız çağ, bir yandan imgenin hükmünün her türlü iletişimsel enstrümana galip geldiği bir dönem olmanın yanı sıra, imgenin düşünce ve kültür taşıyıcısı olarak da bir o kadar gücünün değişime uğradığı, belki de kaybolduğu, genel anlamda insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri. Sanatçının, sanatsal imgenin kontrolü gücünü 5,5 milyar mobil telefon, dolayısı ile kamera sahibi olan insan ile paylaşmak zorunda kaldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu gelişmenin sonucunda imge; anlam, içerik ve bağlam bakımından çağımıza kadar sahip olduğu gücü, bu inanılmaz çoğalma, taklit, intihal, kitsch ve yığılma arasında kaybedip sıradanlaşmış oldu.
İnsanlık tarihinde imge, görsel kültürün sürekliliği ve taşıyıcısı olarak çok önemli rol oynamıştır. İnsanlığın karşılaştığı her yeni olgu ve problem görsel sanatlarda imgenin değişmesine yol açmış, değişen bu imge gelmekte olan yeni düşünce ve yaşam pratiklerinin yansıması olmuştur. Hatta bazı dönemlerde neredeyse yüz yıl önceden, gelen yeniliğin sanat eserlerinde izini sürmek mümkündür. Günümüz sanatçısı ve sanatı imgenin uğradığı bu başkalaşımın yanı sıra küresel ekonominin getirdiği zorlayıcı, manipülatif baskısı karşısında son derece kırılgan bir süreçten geçmekte.
İnsanın politik bir varlık olduğunun bilincinde olan sanatçı, tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi bugün de toplumsal söylemini ortaya koymaktan kaçınmamaktadır. Fakat sıklıkla karşımıza çıkan günlük politika haberleri için gazete, sosyal medya gibi iletişim araçlarında kullanılan resimlerden oluşturulmuş imgeler, çoğu zaman sanatsal olanın derinliğinin unutulmuş olduğu izlenimini taşımakta. Sanat kaygısı gütmeyen milyonlarca insan da sadece politik duruşlarını, görüşlerini bu tip kolaj ve tasarımlarla sosyal medya yoluyla takipçileri ile paylaşmakta. Sanat ve sıradan görüntü arasındaki ayırt edici özelliklerin sınırlarındaki bu bulanıklaşma, sanatsal dilin varlığından söz etmeyi de zorlaştıran bir etken olarak sanatın günümüzdeki kırılgan yapısını desteklemekte.
Tarihsel Süreç
1960 sonrası tüm dünyaya dalga dalga yayılan toplumsal hareketler ile günümüz dünyasında karşı karşıya olduğumuz toplumsal olguların ve toplumları etkisi altına alan düşünce sistemlerinin arasında paradoksal bir bağ vardır. 60’larda kamusal alanda kişinin özgürlük ve hakları adına başlayan hareketler, 70’li yıllarda siyasal platformlara taşındı. Cinsel, ırksal, sınıfsal vb. ayrımcılık içeren her kavrama karşı başkaldırı dönemiydi bu dönem. Şimdi 21. yy.ın başlangıcında sancılı ve uzun bir süreçte elde edilmiş kişisel hak ve özgürlüklerimizden, global ölçekte karşı karşıya kaldığımız terör yüzünden kendi onayımızla vazgeçmek olgusu ile karşı karşıya kalmış bulunmaktayız.
İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumsal, siyasal, teknolojik, demografik; kısacası insan yaşamını, algısını kökten değişime uğratan gelişmeler öylesine ivme kazandı ki, 70-80 yıl önce birey ve toplumlar neyi deneyimliyordu, nasıl değişime uğradı, sorularına kolaylıkla yanıt vermek şöyle dursun, 10 yıl önceki yaşam pratiklerimizi ve algımızı hatırlamakta güçlük çekiyoruz. Bu hız her anlamda yaşamlarımızda içselleştiremediğimiz pek çok olgunun gözümüzün önünden âdeta kayıp gitmesine, kendi yaşamlarımızın yaratıcısı olmaktan ziyade sanki izleyicisi olmamıza neden oluyor.
Sanatçı için sanat, bir şeyi derinden kavramakla başlar ve bu başlangıç ile sanat eseri sonuçta gerçek kimliğini bulur. Oysa sanatçı da günün insanı olarak kendi yaşamının izleyicisi durumuna düşmüştür. Bu yüzden de, gerçekten içselleştiremediği zaman algısını, ruhunu sanatına yansıtmakta zorluk çekmesi, günümüz çağdaş sanatında yaşanan kaosun önemli bir nedeni olarak karşımızda duruyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında medeni dünya kendisini kapitalizm ve komünizm arasında ikiye bölünmüş, kamplaşmış bir ortamda buldu. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler de bu kamplaşmada bir taraf seçmeye zorlandılar. Ekonomi bu ideolojilere göre şekillenirken küreselleşmenin de temelleri bu şartlar altında atılmış oldu.
Bireysel ölçekte, 60’lar sonrası egemen olan, bireyin kendi değerlerine odaklandığı özgürlük arayışı da bu ideolojik sistemlerin yansıması ile şekillendi. Sanat dünyasında tüm bu olaylar kısa zamanda yansımalarını buldu. 60’lardaki özgürlük hareketleri sanatta karşılığını; yerleşmiş tüm klasik estetik, güzellik ve formalist anlayışlara bir büyük başkaldırı olarak gösterdi. Joseph Beuys’un deyişi ile, artık sanatçının ortaya koyduğu her eylem sanattı. 70’li yıllarda sanat bireysel bir ifade aracı olarak siyasallaşmış da oldu. Aynı zamanda Derrida’nın, özellikle yapıbozum (dekonstrüksiyon) düşüncesini referans alan, sanatı nesnesizleştirme anlayışını da şekillendirmiştir. “Bu yaklaşım, bir yandan orijinal ve otantik nitelikleriyle öne çıkarılan tüm nesnelere bir başkaldırı gibi algılanırken öte yandan da sanatsal fotoğrafın yükselişine karşı bir hamle gibi de görünüyor.” (Sanatta Postmodern Kırılmalar sayfa: 203).
Kapitalizmin pompaladığı tüketim anlayışı, üretimin ucuza mal edilmesi, tüketmek için üretmek zorunluluğu hisseden ve bu uğurda para kazanmak için toplumsal ve bireysel mücadelelerle ele geçirilmiş özgürlüğü bireyler farkında olmadan banka kredilerine, kredi kartlarına, modanın ve iletişim araçlarının pompaladığı metaya kurban etmeye başlamış oldu. Diğer tarafta, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde insanlar; sisteme oturtulamamış demokrasilerin, yönetimlerin yozlaşması, iç karışıklıklar, etnik çatışmalar ve savaşlarla mücadele etmek zorunda kaldılar. Kapitalist sermaye ucuz iş gücünü ve kontrolsüz, insan sağlığını gözetmeyen ürünlerin pazarını da bu ülkelerde buldu. Bu iç ve dış karışıklıklar, ucuz iş gücü ihtiyacı, büyük kentlere ve medeni dünyaya doğru büyük göç hareketlerine de büyük bir hız kazandırdı.
Büyük kentler metropollere dönüşmeye başladı. Kalabalıklar içinde yaşayan yalnızlaşmış küçük aileler ve bireyler, zaman içinde geleneksel olandan gitgide uzaklaşıp başka bir gerçeklikle kendilerini yapılandırdı. Daha bencil, daha yalnız, daha şatafatlı, tüketen, en önemlisi doğaya yabancılaşan yaşam deneyimleri çoğaldı. Plastik ürünlerin yaşamda giderek daha çok yer alması, kimyasal gübreler ile âdeta çiftliklerin fabrikasyon üretime geçtiği, hayvansal ürünlerin sanayileşmiş ortamlarda üretilmeye başlandığı, şehir hayatının hareketsiz yaşamı toplumlarda obezite, kalp ve tansiyon hastalıklarında artışların başlamasına neden oldu. Bunun sonucunda savaş endüstrisinden sonra ikinci en büyük endüstri ilaç endüstrisi oldu. Böylece bu iki üretim alanı ile dünya küresel ekonomi, küresel sermaye şirketleri ile de tanıştı. Daha 80’ler gelmeden özellikle Amerika kendi ürün ve düşüncesini film endüstrisinde kurduğu egemenlik ile televizyon programlarına taşımış, sadece kendi halkı için değil, bütün dünya halkları için kendi ideolojik propagandasını eğlence ve moda sektörü ile egemen kılmıştı. Amerikan sanatı ve New York; paranın, özgürlüklerin, kimlik arayışının göstergesi olarak sanat dünyasının merkezi konumuna geldi. Büyük yatırımlarla çoğalan müzeler bunda büyük rol oynadı. Dünya savaşı sonrasında ülkeye kazandırılan Avrupa resim tarihinin önemli eserleri ve hem sanat hem düşün dünyasının etkili önde gelen isimlerinin de Amerika’ya göç etmesinin etkisiyle, 80’lere kadar Amerikan sanatı belirleyici önder rol oynadı.
Bu süreçte sanatçılar, kapitalist kültür anlayışının politik güçle baskınlaştırma eğilimine karşı çeşitli biçimlerde karşı duruş gösterme çabasından vazgeçmediler. Yapıtın, ticari bir meta, bir gösteri malzemesi olarak galeri ve müzelerde hissizleştirilmesine karşı Marcel Duchamp ile başlayan süreçte sanat, sahip olunan değil, deneyimlenen bir olgu olarak yeni bir kimlik kazandı. Ayrıca, sanat ve gündelik yaşam arasındaki sınırlar ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Sanatın biricikliği sarsıntıya uğratılarak üst nesne olma durumundan kurtarılma çabalarına happeningler ve arazi sanatı örnek gösterilebilir. Bu anti-sanat girişimleri sanatın nesnelleşmesini, metalaşmasını ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerdir. Ancak bunların fotoğraf, video görüntüleri, dokümanları daha sonra müzelerde, koleksiyonlarda yerini alacak sanat meta olma durumundan tam olarak kendini kurtaramayacaktır.
Bu süreçte kimi sanatçılar da sadece sanatın ne olduğu ya da ne olması gerektiğinin dışında, fütürizm ile başlayan; yeni olanı, makine ve teknolojiyi kutsama, bilimsel yeniliklere sanatsal tepki verme anlayışını da devam ettirdiler. 1953’te keşfedilen DNA, sanatçıların genetik mühendislik araçları ile yeni ifade biçimi arayışlarına çarpıcı bir örnektir. Sanatın; kültürün bir parçası olarak doğanın deneysel bir ifadesi olduğu düşüncesi öne çıktı. Geleneksel malzeme yerine organik canlıları kullanarak bilim ve sanat arasındaki sınırları kaldırarak kamuya sunma çabasında olan sanatçılar, bir anlamda, galeri ve laboratuvar arasındaki boşluğu doldurdular. Tam da bu süreçte Robert Rauschenberg asamblajlarını, “Sanat ve yaşam arasındaki boşluğu doldurmaya çalışıyorum.” diye tanımlamıştı.
Hem yaşam hem sanat böylesine hızlı bir devinimle 80’lere ulaştığında, bu döneme damgasını vuracak en önemli şey teknolojik gelişimlerin, bilgisayar ve dijital sistemlerin yaşamlara girmesi oldu. Komünizmin yaşandığı ülkelerde çıkan toplumsal olaylar ve hareketlerin sonucunda 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, komünizmin siyasal ve ekonomik olarak gücünü çok büyük ölçüde yitirmesine ve tüm dünyada kapitalizmin âdeta tek kutuplu bir etki merkezine dönüştüğünü görürüz. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun Avrupa ekonomisini güçlendirmek için attığı adımlar, kadınların sosyal ve ekonomik hayatta varlıklarını ve sosyal eşitliği artırma girişimleri, buzulların erimeye başlamasına dair yeni ipuçları ile çevre sorununun sivil toplum örgütleri, basının bireyler tarafından daha çok ciddiye alınmaya başlanması, internetin ve cep telefonunun yaşam pratiklerinde yerini alması, “küresel” kelimesini daha sık duymaya başlamamız ile yaşam yeni bir dönüşüme sahne oldu.
1980’lere gelindiğinde görsel sanatlar, yaklaşık son bir yüz yıl içinde elektriğin bulunmasından itibaren, teknolojik gelişmelerin görmeyi ve dolayısıyla algıyı uğrattığı değişimleri giderek artan bir hızla deneyimlemekteydi. Her yeni görme biçimi yeni bir algı ve kavramayı da beraberinde getirir. Binlerce yıllık insanlık tarihinde güneş ışığı ve basit ateş, mum, kandil ışığı ile görme, algılama deneyimi yaşamış insanlık hızla artan yapay ışık çeşitlerinin aydınlığında görmeyi, dahası ışık üzerine geliştirilen teknolojik aygıtlarla yeni görme biçimlerini bir yüzyıl içinde hızla deneyimledi. Fotoğraf makinesinin icadı ile başlayan, ışığın bir anlatım elemanı olarak kullanılma süreci; modern sanatın doğuşunda büyük rol oynamış olmanın ötesinde, yeni bir görme ve algılama sürecinin de başlangıcını temsil eder. Fotoğraf; sanatın temsil amacını altüst ederek sanatçının temsilinden vazgeçmesine, dışsal olanın değil, içsel ve düşünsel olanın peşine düşmesine neden olmuştur. Böylece bilimin bir ürünü olan teknoloji doğrudan sanatın malzemesi hâline gelmiş oldu. Fotoğrafın peşi sıra geliştirilen neon, sinema, elektronik görüntüyü depolama ve transfer etme teknolojisi olan TV ve video aygıtları, bir yandan günlük yaşamın içinde insanın görme biçimlerini ve algısını değişime uğratırken sanatçılar bu teknolojilere ve bunların yarattığı algı değişimine kayıtsız kalmadı. Bu gelişmeler sonucu, elektronik görüntü sanatı ortaya çıktı. Geleneksel sanatın kullanım malzemesi olan resimde tuval, heykelde taş ve mermer yerini doğrudan ışığın kendisine bırakmış oldu.
Sanat dünyasında 80’ler, bir süredir dünyada sanatsal eğilimleri belirlemede önemli rol oynamakta olan bienal, trienal, sanat fuarları gibi etkinliklerin alışılageldik merkezlerden dünyanın farklı ülke ve şehirlerine yayıldığı bir dönemdir. Değişen coğrafi ve sosyopolitik ortam ilk kez Batı kültürü dışında sanatçıların, küratörlerin önemli sanat kurumlarında kendilerine yer buldukları yeniliği de beraberinde getirdi. Yeni görüntü ve ses teknolojilerinin sanat yapıtında birlikte kullanılmaya başlaması, multidisipliner sanat anlayışının güncel sanatta geri dönüşü olmayan bir konuma yükselmesini sağladı. 1982’de Jean-François Lyotard, “Soruyu Yanıtlamak: Postmodernizm Nedir” adlı makalesini yayımladı. Bu makalede gerçekliğin içinde gerçekliğin yoksunluğunun altını çizerken her tür felsefi bütüncül anlayışa da savaş açılması olarak postmodernizmi tanımladı. Her ne kadar postmodernizm modernizmin bir parçası olarak ele alınsa da, modernizmin yapılandığı tutarlı bütünlüğü tamamen bozuma uğratmış görünür.
90’lar, insanlığın yeni bir algı boyutunu deneyimlediği bir olay ile başladı. CNN tüm dünyaya bir süredir 24 saat aralıksız haber sunmaktaydı. 1991’de ilk kez Körfez Savaşı görüntülerini tüm dünyaya canlı ulaştırdı. Bu olay habercilik anlamında bir devrimsel olgu olmanın ötesinde, insanlık için yeni bir dönemin de başlangıcı oldu. Dünyanın dört bir yanında insanlar evlerinde yemek yerken, gülerken, kısacası günlük yaşamlarının akışı içinde o an insanların üzerine atılan füzeleri canlı olarak izlediler. Bu olgu ve deneyimin insanların genelinde yarattığı karmaşık düşünceler ve duygular ile düşün dünyasında etik, iletişim, empati gibi kavramlar yeniden tanımlanma sürecine girdi.
90’lara damgasını vuran ise internetin toplumsal yaşama girmesi ve tamamen farklı bir iletişim modelinin insan ilişkilerinde köklü bir devrim yaratması oldu. Sanal dünya; insanoğlu için daha önce hiç deneyimlemediği, tamamen yabancı olduğu bir olgu olarak kısa sürede milyarlarca insanı etkisi altına aldı. 90’lar 21. yy.ın eşiğinde elektroniğin yerini hızlı şekilde dijitale bıraktığı, teknolojilerin daha piyasaya sürülmesinin ardından bir iki sene geçmeden eskidiği, dünyanın bir elektronik çöplüğe dönüşmeye başladığı, Avrupa Birliği’nin kurulduğu, avronun ortak bir para birimi olarak dolaşıma girdiği, komünizmin çöküşünden sonra orta Avrupa ve Balkan ülkelerinde yaşanan karışıklıklar ve savaşların bittiği, özellikle Çin ve Hindistan’ın ucuz vasıfsız iş gücü üretiminden teknoloji üretimine adım attığı ve ekonomik birer güç olarak adından söz ettirmeye başladığı, dünyada dengelerin her anlamda değişime uğradığı bir süreçti.
1990’lı yılların sanatı soğuk savaşın bitiminden büyük ölçüde etkilenmiş, internetin ve yeni iletişim modellerinin sosyal hayatta yarattığı değişimleri irdelemiştir. Bu parlak, göz kamaştırıcı olguların etkisinde sanat dünyası, genellikle optimist bir yaklaşımın hâkim olduğu bir süreci yaşamıştır. Fiziksel varlığın sanal varlık karşısında nesnelliğine odaklanmış, diğer taraftan sanal varlığı sorgulayan sanat anlayışı hüküm sürmüştür. Sanal sosyolojik gerçeklerle ilgilenen sanatçılar 1990 sanatının şekillenmesinde yeni teknoloji ile çalışmanın toplumsal değişim için bir fırsat olacağı düşüncesi içinde hareket etmişlerdir. İnternet sanatının altın yılları olarak kabul edilen 1990’lı yıllarda sanatçılar yeni bir estetik dil geliştirmekle kalmadılar, küresel bir birlik de oluşturdular. Diğer yandan, siber ortamı global köy haline getiren sanatçılar, yaşamın gerçeklerinden uzakta sanal ortamın boşluğunu gerçek olmayan nesnelerle doldurarak yeni bir gerçeklik kategorisini de hayata geçirmiş oldular. Bu yeni, aslında var olmayan gerçeklik, postmodernin Jean François Lyotard’ın tanımı ile gerçeğin içinde var olmayan gerçeklik tanımının da ötesinde günümüzde posttruth/gerçeklik sonrası olarak tanımlanan algı ve yaşam modelinin de temelini atmış oldu.
21. yy’ın Değerleri;
Güncel Sanatın Genç Temsilcilerinin, Deneyci, Eğlenceli, Birliği Bozan, İronik, Zeki, Alegorik, Kırılgan , Nazik Sanat Deneyimleri.
21. yy. İkiz Kuleler’e yapılan terör saldırısı ile başladı. 20. yy.ın ikinci yarısında Kore Savaşı ile başlayıp Küba ambargosu, Vietnam Savaşı, Pakistan ve Hindistan arasındaki kaotik ilişki, Afganistan’ın işgali, Körfez Savaşı ile süre gelen; başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere medeni dünyanın, sözde “halklara özgürlük götürme vaatleri” ile savaş alanına çevrilmiş bölgelerinde yine kapitalist savaş endüstrisinin de baskısı ile yaratılmış terör, medeni dünyaya daha evvel görülmemiş bir etki yaratarak sıçramış oldu. 20. yy.da Avrupa terörü özellikle İngiltere, Fransa ve İspanya’da deneyimlemişti. Ancak kendisini tüm dünyadan coğrafi olarak ayrı tutan, bu ayrılık ve elinde tutuğu ekonomik, teknolojik üstünlükle farklı değerlendiren Amerikan kamuoyu, bu olaydan ötürü büyük bir şok ile sarsıldı. Bundan böyle kamusal, sosyal alanlar büyük bilinmez bir tehdit altındaydı. Medeni dünyada İslamofobi dalga dalga büyürken, milliyetçilik, etnik ayrılıklar etkisini azalttı. Buna karşın inanç çatışmaları özellikle Orta Doğu’da giderek arttı ve Arap Baharını yarattı.
Devasa büyüklükteki metropollerde insanlar, kendi bireysel dünyaları içinde yalnızlıkla mücadele ederken ve kalabalık ortamlar terör riskini her an barındırırken, sanal dünya insanlar için yeni, alternatif bir sosyal alan açtı. Sanal dünya bir yandan iletişimsel olarak sonsuz bir özgürlük potansiyeli taşırken aynı zamanda sanal dünyanın gerçek yaşama olumsuz olarak yansıdığı pek çok deneyimi de beraberinde getirdi. Her sosyal iletişimde olması gereken kişilik haklarına saygı, hukuksal yaptırımlar gibi kontrol mekanizmalarının ve sistemlerinin, sanal ortam kullanımının artma hızı ile eş değer gelişememesi; manipülasyon (hileli yönlendirilme), kandırılma, dolandırılma, terörist faaliyetler gibi pek çok konuda kullanıcılar için gerçek dünya, gerçek yaşamlarına dair sorunlar yarattı.
Wikileaks olarak adlandırılan, devletlerin ve üst düzey hükûmet üyelerinin dijital verilerinin bilgisayar korsanları tarafından geçirilmesi ile gerçek dünyada terörün yarattığı bilinmezlik riski sanal ortam için de göz ardı edilemeyecek şekilde ortaya çıkmış oldu. Bu skandal aynı zamanda, terörün asıl yaratıcısının kim olduğu sorusunu da daha yüksek tonda vurguladı. Bu süreç kısa zamanda gerçek ve sanal ortamda devletlerin, kurumların güvenlik için birtakım yeni düzenlemeler yapmasına neden olurken, insanlar kişisel hak ve özgürlüklerinden güvenlik adına çeşitli fedakârlıkları gönüllü olarak yapmaya başladılar.
Günümüzde çağın en büyük problemleri göç, ekolojik felaketler, temiz suya erişim sorunu, kıtlık riski, yakın tarihte dünyanın kaynaklarının nüfus için yeterli olmayacağı kaygısı ve 2019’un sonlarında Çin’de ortaya çıkan, kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan pandeminin ortaya çıkardığı sonuçlardır. Dünya ekonomisi reel olarak bir süredir küçülme eğilimindeydi. Pandemi bu ekonomik zorluğa yeni bir yük getirirken hükûmetlerin de kendi başarısızlıklarını örtbas etmek için kullandıkları bir bahane olarak siyasal bir malzemeye dönüştü.
Günümüzün bilim ve teknoloji dünyasında yaşanan gelişmeler son 50 yılda üretilmiş bilim kurgu romanlarında, filmlerinde tasarlanan dünyadan çok uzak görünmüyor. Milenyumun başında Davos Zirvesi’nde uluslararası platformda, başta Homo Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari tarafından dile getirilen, teknolojinin insan beyninin frekanslarına etki edebilecek frekans yayını yapabilecek aşamadan çok uzak olmadığı dillendirmesi, hâlihazırda çoktandır insanlar tarafından iştahla tüketilen komplo teorilerine yenilerini ekledi. Toplum mühendisliği frekanslarla beyinlere etki etme düzeyine erişmemiş olsa da, aslında uzun zamandır özellikle imge üzerinden kapitalist güçlerin çeşitli amaçlarla bunu insanlar üzerinde farklı biçimlerde kullandığını biliyoruz. 19. yy. sonlarında reklamcılığın sosyal hayatta etkin olmasından itibaren, imgenin etki gücü bir pazarlama aracı olarak iştahla tüketile gelmekte. Aradan geçen zamanda afişler, fotoğraf, sinema, televizyon ve bugün dijital ortamda sosyal medya kullanımıyla ilerleyen teknolojiye koşut olarak da imgenin iki ve üç boyutlu estetiği hem ürün hem de düşünce, kavram, ideoloji pazarlamak, manipüle etmek için kapitalizmin egemen dinamik güçlerinin eline geçti. Sanat ve sanatçının da, bu doğrultuda kullanılması kaçınılmaz bir gerçek olarak Demokles’in kılıcı gibi üzerinde salınmakta. Küresel sermayenin kültür alanındaki vakıflar aracılığıyla, çerçevesi önceden hazırlanmış yeni bir kültürü yığınlaştırma çabası görülüyor. Sermaye merkezli dünya, sanat alanında müze ve galeriler aracılığıyla kendi yasa ve kuralları doğrultusunda bir egemenlik oluşturmakta. Siyasi alanda demokrasi söylemleriyle yola çıkan sermaye güçleri, demokrasi adına ülkeler işgal ettikleri gibi, sanat alanında da sanat ve sanatçıyı kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirerek ekonomik anlamda sağladığı yapılarla sanatçının özgür yaratıcılığını ortadan kaldırmıştır. Dünyayı büyük bir köye dönüştürmeye çalışan kapitalist güçler; kendi söylemlerini, siyaset ve kültürlerini yaymak için kültür organizasyonları aracılığıyla yeni merkezler oluşturmaktadır. Bu merkezlerde sermayenin oluşturduğu cemaat sermayenin istekleri doğrultusunda sanat ve sanatçıyı kullanarak yeni bir dünya düzeni kurmaya, sanat ve kültürü yeniden oluşturmaya çalışmaktadırlar. Sermaye tarafından popülerleştirilen kentlerde, gerek büyük şirketlerin sanatçılara yaptıkları yatırımlar ve gerekse hızla sanatın müzadeyeleşmesi, sanattan çok, özel kurumların ve sermayenin gövde gösterisine dönüşmüştür. Sanat, Jean Bauldrillard’ın ifadesiyle, “müzayede nesnesi” olmuştur. Bir tarafı ile kültürün ekonomi ve siyasi açıdan önemini kavrayan sermaye sahipleri, sermaye desteği vererek kültür ve sanat merkezi olarak popülerleştirdikleri kentleri, uluslararası bir ekonomik arena hâline getirmiştir. Festival ve bienallere yatırım yaparak prestijlerini artırmaya çalışan sponsor şirketler, basın yayın organlarını da kullanarak isimlerinin kültürle özleştirmeye çalışmaktadır. Çok uluslu sermaye dolaşımı beraberinde bilgi ve teknolojinin de yönünü Batı’da merkez olan belli başlı kentlerin dışındaki kentlere de çevirmiş. Dünyanın farklı merkezlerine yönlendirilen bu sermaye, kentleri küreselleştirmiştir. Küreselleşme sürecinde bireyin yaşadığı büyük değişimin zihinsel ve mekânsal dönüşüm merkezi olarak bu kentler ön plana çıkmaktadır. Artık kentler; ekonomik, siyasal, kültürel birimlerin, sermayenin merkezi konumundadır. Sahip olduğu tüm değerlerini serbest piyasada pazarlayabilir hâle getirerek kendi çekim merkezlerini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Kendi tarihsel dokusunu koruyarak günümüze ulaşmış belli başlı kentlerde yeni modern şehir bölümleri oluşurken, gelişmekte olan ülkelerin İstanbul gibi büyük kentlerinde ise, büyüme yeterli özenden ve bilgiden yoksun yapılaşma ile karmaşık kentler oluşmaya devam ediyor. Postmodern dönemde, yapılanma açısından dikey olarak örgütlenen kentlerde, kent merkezinden bahsetmek neredeyse olanaksız hâle gelmiştir. Günümüzde kentler; birbirlerine benzeyen, birden çok merkeze sahip kaotik bir bütünlük izlenim gösteren yapılar olarak küresel dünyada rol almaya çalışır. Türkiye için İstanbul, ekonomik anlamda olduğu kadar kültürel anlamda da üretim ve tüketimin merkezi konumundadır. Dünya düzeninde değişen dengeler, kültür ve sanat alanında alışılageldik sanat merkezlerine alternatif yeni merkezler oluşmasına neden olmaktadır. Bu yeni durum, farklı kültürlerde geçmişini oluşturmuş ve yeni merkezlere dönüşen kentleri, küresel bir rekabetin içine sokmuştur. Bu aynı zamanda, küreselleşen kentlere yabancı/öteki olan değerlerin, merkezde yaratılan kültürle bütünleşmesine, dolayısıyla da bir tür benzeşmeye, aynılaşmaya neden olmaktadır. Sermaye dolaşımı, beraberinde bilginin ve teknolojinin yönünü de belirlemektedir. Kentleri küreselleştiren bu akış, kent ve kentli olma kavramları ile kentte yaşayan bireyin algı biçimini de değiştirmiştir. Kentin karmaşık sürecinde yaşayanlar, merkezlerin koyduğu kurallar ve sınırlar içerisinde yeni bir kültür üretimine katkıda bulunmaktadırlar. Oluşturulan bu farklı algı düzeyi, kent merkezlerinde insanlara yeni olanaklar sunarak güçlü çekim alanları oluşturmaktadır. Bu durum, bireylerin merkez özlemi ile birleşince, kitlelerin çevreden merkeze doğru kaymalarına hız kazandırmıştır. Bu hızlı değişim, bireyle kent ve bireyle birey arasında ‘öteki’ bağlamında bir ilişkinin oluşmasına sebep olmuştur. “Merkez ve çevre” türünden keskin ayrımlara dayalı ikili karşıtlıkları, Derrida’nın söylemiyle kırmayı denemek ve bunu başarmak mümkündür. Bu kırılmayı oluşturabilmek içinse, başta entelektüel sermayenin, sanatçıların ve kültür adamlarının, durumu tersine çevirebilecek bir yapıya önayak olmaları gereklidir. Oysa kültürün, ekonomi ve siyasi açıdan önemini kavrayan sermaye sahipleri kentlere sermaye desteği vererek kültür ve sanat kenti olarak popülerleştirdikleri bu mekânları uluslararası bir ekonomik arena hâline getirmişlerdir. Festival ve bienallere yatırım yaparak prestijlerini artırmaya çalışan sponsor şirketler, basın ve yayın organlarını da kullanarak isimlerini kültürle özdeştirmeye çalışmaktadır. Bir “cemaat” karakteri ile hareket eden bu yeni oluşumlar kültür ve sanata akan paradan pay alabilmek için taraflı ve güdümlü projeler üretmektedir. Sanatçılar iki seçenek arasında bırakılmışlardır. Ya bu “eğlence cemaati” içerisinde yer alıp “ruhlarını satarak” sanatçı olacaklar ya da sorgulayarak bunların dışında kalacaklardır. Sermaye tarafından kuşatılmış olan bir sanat ortamında ‘’ruhunu satmadan sanatçı olmayı’’ başaran sanat üreticileri gelecekte, gerçek sanatçı ve kültür üreticileri olarak anılacaklar ve tarihte yerlerini alacaklardır..
Baş döndürücü hızla gelişen sanal dünya olanakları, bireylerin göç, megakentler ve terör yüzünden yaşadığı yersizleşme yurtsuzlaşma durumuna âdeta zamansızlaşmayı da ekledi. Artık birey için kullanılan bu tanımlar sanatın iletişim kurduğu tüm alanlar ve kendisi için de geçerli hâle gelmiştir.
Çağımızda güç tanımı bilgi ile yapılmakta. Bilgiyi oluşturacak veriyi ne kadar iyi topluyorsunuz, bu veriyi nasıl işliyorsunuz, işlenmiş veriyi nasıl yeni bir bilgiye çevirip başka bilgiler ile değerlendiriyor ve yeni buluşlara, yöntemlere kapı açıyorsunuz? Toplumsal anlamda bilginin bu şekilde oluşmasına, üretilmesine üniversiteler, laboratuvarlar, devlet ve özel şirketler ne ölçüde zemin hazırlıyor? Bilgiye dair bu soruları doğru yanıtlayan devletler ve şirketler çağımızın güç odakları. Çünkü çağımızda tek bir insanın, tek bir kurumun, bilimin tek bir alanının diğerleri ile iş birliği yapmadan bilgiyi edinme ve kullanma şansı kalmadı. Çağımızın bilgisini tümden kavramak mümkün değil. Bugün hiçbir zekâ, çağının hemen hemen tüm bilgisine sahip olan bir Rönesans entelektüeli gibi olamaz. Adam Smith’in 18. yy.ın başlarında disiplinlerde uzmanlaşma anlayışını ortaya koymasından beri, her bir disiplin kendi içinde bölünerek yeni yeni uzmanlık alanlarını, yeni bilgileri doğurarak günümüze ulaştı.
Yabancılaşmayı doğaya, insana, kendisine karşı yaşayan insan, bu aşırı derinleşme ve ayrışma ile bilgiye de bir anlamda yabancılaşmış oldu. Günlük yaşam telaşesindeki ortalama insanın ne gündemi oluşturan siyasetleri ne bilimsel gelişmeleri içselleştirerek kavraması olanaklı görünüyor. Eğitim bugün dünyada gelişmiş, geri kalmış tüm ülkelerde bir sorun. Yeni modeller denenmeye, bilgiye yabancılaşarak bunca teknoloji içinde gitgide cahilleşen halkları eğitmek için çaba gösteriliyor. Hızlı devinim içinde hantallaşan sistemler insanların ihtiyaçlarına yanıt veremez hâlde. Elimizde tuttuğumuz telefonda milyarlarca bilgi bir tuşun ucunda, ama insanlar gittikçe cahilleşiyor, yaratıcılıklarını kaybediyor.
Nermi Uygur, kültürün en başından beri teknikle iç içe olan insanı tekniğin tam olarak bilincinde olmayışı ile tanımlar. Bir kültür nesnesi olan tekniğin başarısı, tekniğin teknik olarak başarısında değil, insan yaşamına kattığı değer, getirdiği mutluluk oranında yatar. Bu ifadeleri teknoloji ve teknolojik aletler için de kullanabiliriz. Bugün çok başarılı teknolojiler hızla yenilenerek üretiliyor. Ama bunlar gerçekten başarılı mı? İnsan mutluluğunu ve refahını tüm insanlara eşit olarak sağlayabiliyor mu?
Çağdaş sanatın en önemli sorunsallarından biri de budur. Yaşamın merkezinde ne var? İnsan mı yoksa teknoloji mi? Teknoloji bizim için mi var, yoksa biz teknoloji üretmeye hizmet etmek için mi bir var oluş sergiliyoruz? 1960’lardan bu yana gelişen robotik, sibernetik konularındaki gelişmeleri sanatçılar yakından izlemiş, bu teknolojileri de sanatlarında kullanma yolları aramışlardır.
Çağımızın insanını en iyi tanımlayan, içinde yaşadığı paradoksal durumu anlatan sanatçılardan biri olan Kıbrıs doğumlu Avustralyalı performans sanatçısı Stelarc, ileri teknolojiyi kullanarak kendi vücudunu sibernetik bir heykele dönüştürmüştür. Bedeni kontrol eden bilgisayardır. Kas simülasyon devresini harekete geçiren bilgisayar ile bir çeşit harici sinir sistemi oluşturur. Bedenin sınırlarını genişletmeye çalışırken doğal beden bu saldırı altında doğal işleyişinden koparılmış olan bir kurgunun parçasına dönüşmüştür. Çağdaş bedenin anlamı değişmiştir.
Bilginin melezleştiği, imgenin ve formun tanımsızlaştığı, her nesnenin sanat nesnesi olarak içkinleştiği günümüzde, tüm disiplinlerin birlikte kullanılmasına izin verildiği, hatta disiplin dışı diyeceğimiz çalışmalarda, imgeler ve anlamlar, iç içe geçmişin tanımsızlığına doğru gitmektedir.
Her dönem kendi kültürünü ve sanatını, bunlarla birlikte yeni sorunlarını doğurur. Ardından gelen dönem de bunları çözümler, yanıtlar ve bunlardan yeni sorular, sorunlar üretir. Elbette insanoğlu ve sanat tüm olumsuz koşullara rağmen bugünün sorularına da yanıtlarını bulacak, bunlarla yeni bir gelecek inşa edecektir.
Kaynakça:
Uygur, Nermi.(1989). Çağdaş ortamda Teknik, Denemeler, Deyişler, Ara Yaayıcılık, İstanbul
Graham Whithamve. (2018). Grant Pooke. Çağdaş Sanatı Anlamak, İnkilap Kitapevi Yayınları, İstanbul
Tomlinson, Jhon, (204). Küreselleşme ve Kültür, Ayrıntı Yayınları, İstanbul
Şahiner, Rıfat. (2013). Sanatta Post Modern Kırılmalar, Ütopya Yayınevi, Ankara
Kara, Devabil. (2004). Genç Sanatçıların Teknoloji Hayranlığı ve Geleceğin Sanatına Dair İp Uçları, (MAKALE,Özgün Makale), www.devabilkara.com
Kara,Devabil. Küreselleşen Kentte ‘’Ruhunu Satmadan Sanatçı Olmak’’(MAKALE Özgün Makale) , www. Devabilkara.com
|
Kara, Devabil. (2004). Günümüz Sanatçısının Yeni Tavrı ve 2004 Whitney Bienali, Yapı Mimarlık Tasarım Kültür Sanat (274), 109-112. (Ulusal) (Hakemsiz) (MAKALE Özgün Makale) (Yayın No: 4200303) |
|
Kara, Devabil. (2004). Elektronik Çağın Fütürizmi ve Sanal Ortamın Değerleri. Yapı Mimarlık Tasarım Kültür Sanat (273), 101-104. (Ulusal) (Hakemsiz) (MAKALE Özgün Makale) (Yayın No: 4200305) |
|
Kara, Devabil (2003). Geleceğin Sanatının Belirlenmesinde Genç Sanatçıların Önerileri. Yapı Mimarlık Tasarım Kültür Sanat(261), 105-108. (Ulusal) (Hakemsiz) (MAKALE Özgün Makale) (Yayın No: 4200306) Kara, Devabil. (2004). Günümüz sanatçısının yeni tavrı; 2004 Whitney Bienniali. (MAKALE Özgün Makale), www.devabilkara.com Kara, Devabil.(2003). Güncel Sanatın Genç Temsilcilerinin, Deneyci, Eğlenceli, Birliği Bozan, İronik, Zeki, Alegorik, Kırılgan, Nazik, Sanat Deneyimleri, (MAKALE Özgün Makale), www.devabilkara.com |