ITÜ SUNUM

Insan bir yandan kültürün elinde doğar, öteyandan kültür doğurur.

İnsan doğal olarak yaşadığı kültür dokusunun bir öğesidir. Kültür,günlük yaşamın dopdolu içeriğidir, sevgimiz, algılamamız,umudumuz, isteklerimiz,her şeyimizdir. (Havamız,toprağımız,suyumuzdur.) Kültür özgürlüktür, güdümsüz yaratılır. Devletlerden sonrada kültürler yaşar ancak kültür devletleri yüceltir. Devlet kültürün ürünüdür. Kültür sınırları iyice belirgin tek tek bölgelerin meydana getirdiği bir uzam değildir. Iç içe geçen bir engebeler bütünüdür.

Kültür denince ilk akla gelen şey dildir. Dil kültürün taşıyıcısıdır. Dil sayesinde duygu, düşünceler, kültüre dair olan her şey zamana ve mekana yayılır. Kültür dil sayesinde vücut bulur.

Sanata dair sorgulama ve çözümleme süreci izlenimcilikle başlar. Kübizm’le birlikte dünyanın algılamasana yönelik bir sorgulama sürecine girer. Bu süreçte dilin göstergesi, simgesi olarak yazı ve sözcükler resmin ifade araçları arasına katılır. Biçimin sorgulanma sürecinde hazır nesne “ready made” sanat tarihine sokulmuştur. Sanatın yalnızca doğa ve temsille yetinmeyip topluma ve sanatın kendine karşı muhalif olmasının gerekliliği, yalnızca estetik kurallara göre davranan bir sanatçının sanatsal özgürlük açısından sınırlandırılmış bir ortam içine hapsettiği gerçeği vurgulanmıştır. Sanat eserinin değil sanatçının varlığı üzerinden hareketle, “sanat eserin anlamını dünya için çözüp yorumlamaktansa, sanat eseri aracılığıyla sanatçıya aşina olmak, daha doğrusu sanatçıyla özdeşleşmek ister”. Sanat eserinin hiçbir estetik yönü olmamasını savunun Duchamp; “sanatçı, gelecek nesillerin kendisini alkışlaması adına kendisini kısıtlamamalıdır. Zevkli olmaya çalışmamalıdır, çünkü zevk değişir. İyi olmaya da çalışmamalı, yalnızca var olmaya çalışmalıdır. Malzemesini oluşturan tutkular ve acıları mümkün olduğunca iyi bir biçimde aktarmaya çalışmalı, sonra da her şeyi akışına bırakmalıdır.”

Biçim ve kavram üzerine yoğunlaşan sanat 1960’larda dil, imge ve kavram ilişkisi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu ilişkiler ile kurulan çalışmalarda yaşama ve sanata dair sorular açılır. Sanatta biçimin yerini, farklı anlatım araçlarının alması gittikçe nesne ve imgeden arındırılmasına varmıştır. Kosuth, kavrama dilsel yollarla ulaşılabilecek çalışmalar yapmış, kavramsal sanatın diğer beşeri bilimlerde olduğu gibi bir araştırma yöntemi olduğunu söylemiştir. Sanat artık düşünsel bir eylem olmalıydı ve tanımı buna göre yeniden yapılmalıydı. Sanatı kavramsal boyutu içinde ele almayı seçmiş sanatçılar; sanatın fizikselliğinden ve bunun bağlantılarından öte içerik-anlam gibi sorunların yanı sıra, sanatın bir kültürel olgu olarak dille bağlantısını kurmak zorundadır.”

Bu günkü sanat ortamında bütün bu bahsedilen düşünceler doğrultusunda işler üretilmektedir. Bazen üretilen işlerde kavram arama ve okunabilir olma uğruna ortaya çıkan imgeler oldukça cılız, üzerinde fazla düşünülmeden üretilmiş, soru sormayan içselleştirilmemiş gözükmektedir. Çoğunlukla güncel sanatçılar, anlamı yüksek sesle söyleme gereği duydukları için sanatın kendi dinamiklerini göz ardı etmektedirler. 1990’lara göre bakılırsa sanat daha da bağımsızlaşmış görünüyor olmasına rağmen, bu bağımsızlığın dilini de tarif edemeyen bir sanat söz konusudur. Güncel sanatçılar geçmişi sorgulamak yerine geçmişe öykünen işler üretmektedirler. Daha avangard görünmek için belli formülleri kullanarak gittikçe birbirine benzeyen işler ortaya çıkmaktadır. Sanat ortamına hızla eklenen bu işler nitelik sorununu tartışmaya açması gerekirken, böyle bir tartışma ortamı oluşturulmamıştır. Bir tür “Eğlence kültürü “yaratılmıştır. Sanatın sınırlarının bu kadar bulanıklaştığı bir ortamda genç sanatçılar için nitelikli sanat eseri denilecek işler üretmelerini beklemek oldukça zordur. Umberto Eco’nun sanat tanımına göre, sanat eseri ortaya konulduğunda sanatçısından büyük ölçüde bağımsızlaşır, izleyici ile her buluşmada yeniden üretilerek bir kültür öğesi olarak yerini alır. Oysa günümüzde sanat eseri iddiasıyla üretilen çoğu işler karşısında estetik reaksiyon göstermenin ötesinde, sıradan ve duyumsal bir tepkide bulunmamız söz konusu bile değil. Yeni teknolojinin olanaklarını ve hazır bilgiyi devşirerek popüler olanın peşinden bilinçsizce koşan genç sanatçıları güncel olma adına destekler görünenler, bu sanatçılar için güvenilir olmayan bir ortam oluşturmaktadırlar.

Zaman içerisinde sanat nesnesinin kendisi olmuş, hatta sanat önermesi olarak varlık bulmuş olan dil, nesneler dünyasının kaotik yapısını çözümlememize de yardımcı olmanın ötesinde düşüncenin boyutlarına ulaşmayı olanaklı kılar.

‘Her imge belli bir görme tarzını somutlar’ Ya da, daha doğrusu, her imge tarihsel, toplumsal ve kültürel açıdan kendilerine özgüolan birbirleriyle çekişen ve çelişen görme tarzlarını somutlar.Tam da bundan dolayıdır ki, imgelerin ‘içerikleri’ sözcüklerin basit birer ikamasi değildir. Çünkü bunlar sözcüklerden çok daha fazlasını akla getirir. Resimler yanlızca zihne değil aynı zamanda bedene(erotic imgelerin beden üzerinde doğrudan yarattıkları fiziksel etkileri düşünün) , düşünceye, duygulara v.b. şeylere de hitap etmektedir. Fransız romance Emile Zola, sanat eserlerinin ‘belli bir mizaç yoluyla görülen şeyler’ olduğunu söylüyordu. Zola bunları söylerken şu gerçeği Kabul etmiş oluyor.Sanatçılar, elektrik hatlarının yaptığı gibi bir bilğiyi A noktasından B noktasına taşımaktan başka bir iş yapmayan koblolar değil, bunun yerine işledikleri malzemeleri dönüştüren insanlardır.

Bir resim , ressamın belli bir dönemde belli bir kültürde dikkatini verdiği ve dikkat çekmeye değer gördüğü şeyler hakkında tarihe düşülen kayıttır.İnsanlar bugünü anlamak için tarihi incelerler. Dolayısıyla geçmiş ile bugün özde-iki yönlü bir yol gibi- bitişiktir. Geçmiş bizi inşa ettikçe (Biz bir yerekadar eski bizizdir) bizde dönüp geçmişi yeniden inşa ederiyoruz. İlgi, anlayış, yatırım, arzu ve algılanan ihtiyaçlarımız çercevesinde geçmişi habire yeniden yazıyoruz.

Dilsel ifadenin sanata girişi modernite de bilginin nesnesi olarak dolaysız sunumu olan kavramsal sanatla gerçekleşti. Modern sanatın içinde hızla yaşanan devinimde günün koşulları ve değişkenleri farklı açılardan irdelendi. Moderinizmle birlikte, bir ürün olarak ortaya çıkan imge ve formun çoğaltılabilirliği ve manipüle edilebilirliği önem kazandı. Böylece çağdaş sanatta; kendine mal etme, alıntılama, saptırma ve bozma gibi anlamları içeren bir kavram olan detournement sanatın eylemi haline geldi.sanatsal açıdan bakıldığında, bir şeyi başka bir şey haline çevirme eylemi olarak düşünülebilecek detournemet, 1980’lerin ortalarından başlayarak sanative sanatçının üretim biçimleri ve tekniklerine baktığımızda, ortaya çıkan yapıtlar, varolan çalışmalardan hatta sanat tarihine damga vuran kült çalışmalardan yola çıkılarak, gündelik yaşamı da birebir kullanarak, yeni bir dil bağlamında oluşturulmaktadır. İmge ve form, proğramlanarak, sanatçı tarafından kendi işine katılıp mal edilerek, saptırılarak, alıntılanarak yaratılmakta olup, giderek daha fazla sanatçı da başkaları tarafından yapılmış çalışmaları ya da hali hazırdaki kültürel ürünleri yorumlamakta, yeniden üretmekte, yeniden sergilemekte veya kullanmaktadır.

Marcel Duchamp’ın tüm insanlar arasında oynana bir oyun olarak belirtiği sanat, bilgi çağında tanımsızdır. Bu tanımsızlık, çağımızda Bourriaud’un belirttiği gibi postprodüktif bir üretim biçimini bize sunar. Bourriaud’un belirtiği gibi postprodüksiyon, Duchamp’ın oyun kavramının çağdaş biçimdir. (Nicolas Bourriaud, Postprodüksiyon, ,2004)Gündelik yaşam formlarının sanat dünyasına katılması ile (ilk olarak Duchamp’ın Çeşme’si)karakterize edilen bu yeni uygulama biçimiyle sanat, bilgi çağında, küresel kültürün kaotik ortamına bir tepki olarak kendini göstermektedir.

Sanatçı tarafından programlanan bu yeni imge (bugün deyim yerindeyse ikili oynanan kamufle olmuş bir niyet sahibidir. Herşeyle oynayan, yerli yerinden edeni saptırani geçmişten alıp günümüze koyan, bozan, medyatik, kritikleri okşayan, yerine gore muhalif olan, anti-militari, apolitik, etnik, ters-faşist, ters-ırkçı, hatta yerine gore re-modernist bir akışkan kimlik.

Manifestolarla her sanat görüşü kendini dil ile ifade etti. Sanat hızla dönüşerek postmoderniteye ulaştı.

Bugün postmodern sanattan, sanatın bilgi nesnesi olma durumunu dışlaması beklenirken, postmodern altında devam eden bir modern sanat görüntüsü oluşturmaktadır.

Kuramsal bağlamda bakıldığında günümüz sanatın sınırları genişlemesine, sanatsal dil anlatımın özgülleşmesine karşın özgünlüğünü kaybetmiş bir sanatla karşı karşıyayız. Bu da; sanatın kendi varlıksal gerçeğinin unutulduğunu göstermektedir. Günümüz sanatçısının günlük yaşam gerçekleri ile doğrudan kurmak istediği ilişkide ise, eleştiri yerine onunla uyum içerisinde olma isteği var. Bu da günümüz sanatçılarının bir yanılgı içerisinde olduklarını göstermektedir.

Postmodernite, her alanda olduğu gibi sanat alanında da anlamları çoğaltarak bireyleri düşünme, sorgulama yerine hazır sunulan anlamlar dünyasına mahkum etti. Oluşturulan bu çoğaltılmış anlamlılık içerisinde kendi anlam dünyasını yaratamayan birey özgünlüğünü kaybetti. Böyle bir ortamda sanatçıların imgelerle oluşturulan bir dil yerine ifade dilini kullanmaları, sanatın özerkliğinin yitimini de beraberinde getiriyor. Ve sonuçta günümüz sanatında çoğunlukla, anlamlar dünyasına hapsolmuş imgeler yığını ile karşı karşıya kalıyoruz. Güncel sanat bugün yaşamın parçası haline gelmeyi önerse de, özgün değerler oluşturamadığı için yaşamın sıradan bir parçası olarak kaynaşmıştır. Dil burada tek ayır edici, belirleyici rol üstlenendir. Sanatçı buna gereksinim duyar.

Güncel sanat dile neden ihtiyaç duyar? Sanırım iki şey var. Bir tanesi anlaşılmazı anlaşılır kılabilmek. İkincisi de imgenin zayıflığını ört pas etmeye çalışmak. Eğer siz sanatsal imgenizi dille anlamlı kılmaya, anlaşılır olmaya çalışıyorsanız burada ciddi bir sorun var demektir. Dil ve görsel imge sanat nesnesi olarak özgün varlıklarını sanat tarihinde kanıtlamış iki anlatım alanıdır. Bir birlerine ancak kavramsal bağlamda ihtiyaç duyarlar. Bunun dışında var olan birliktelik, bir illüstre etme veya düşünsel yanının varlığının ispatlama çabasıdır. Çoğunlukla bir zorlama, moda veya bir eksikliği tamamlama olarak kullanıldığını düşünüyorum. Sanat yapıtında yer alan görselliğin algıda oluşturduğu çağrışımlar daha öznelken sözcüklerin temsil etkileri daha doğrudan etki yaparlar. Burada sanat yapıtının gerekliliğini tekrar sorgulamak gerekiyor. Bir sanat yapıtı bizim dünyayı yeni bir gözle algılayışımızı ve onu zihinsel bir gerçeklik haline getirişimizi etkileyen bir nesne olarak düşünürsek. Sanat yapıtının kaçınılmaz bir nesnellik boyutundan bakıyor olmamız gerekir.

Bu tabiî ki bir süreç. İçeriği ile ilgili değil de sadece dışavurumu ile ilgili bir durum tespiti söz konusu. Bu nereye kadar sürecek. Sanıyorum ki sanat ne zaman kendi içsel dinamiklerini sorgular, bu sorguyu yaşamın gerçekleriyle birlikte yaparsa bu durum kendiliğinden aşılacaktır. Ancak ileri kapitalizm şu anda buna ortam olarak uygun gözükmüyor.

“dilin söyleyemedikleri” sergisi, çoğalan, değişime uğrayan değerleri, dil ile ifade etmede yetersiz kaldığımız durumları, “şeylerin” temsili olarak kullandığımızda onların gerçekliğini bozuma uğratan dilin boşluklarını kısaca her nedenle olursa olsun söyleyemediklerimiz üzerine odaklanıyor.

Rollo May “Herhangi bir tarih döneminin psikolojik ve tinsel mizacını anlamak istiyorsanız, bunu o dönemin sanatının derinlerinde aramaktan daha iyisini yapamazsınız” der. Sanatçı: Duygu ve coşkularını yapıtlarında yansıtırken içinde yaşadığı ve kendini oluşturduğu toplumun önsel verilerini, birikimlerini, göstergelerini yansıtır. Bu Maksim Gorki’nin, sanat ürününün toplumun ortaklaşa yaratısı olduğu düşüncesini haklı çıkarır. Sanatçının yaratıcı gücünü tetikleyen toplumsal etmenler sanatçının üretimiyle bireysel kaygıları, farkına varılmayanları, toplumsal sorunları, çıkmazları ortaya koyup insanların paylaşımına açar.

.Sanata dair sorgulama ve çözümleme süreci izlenimcilikle başlar. Kübizm’le birlikte dünyanın algılamasana yönelik bir sorgulama sürecine girer. Bu süreçte dilin göstergesi, simgesi olarak yazı ve sözcükler resmin ifade araçları arasına katılır. Biçimin sorgulanma sürecinde hazır nesne “ready made” sanat tarihine sokulmuştur. Sanatın yalnızca doğa ve temsille yetinmeyip topluma ve sanatın kendine karşı muhalif olmasının gerekliliği, yalnızca estetik kurallara göre davranan bir sanatçının sanatsal özgürlük açısından sınırlandırılmış bir ortam içine hapsettiği gerçeği vurgulanmıştır. Sanat eserinin değil sanatçının varlığı üzerinden hareketle, “sanat eserin anlamını dünya için çözüp yorumlamaktansa, sanat eseri aracılığıyla sanatçıya aşina olmak, daha doğrusu sanatçıyla özdeşleşmek ister”. Sanat eserinin hiçbir estetik yönü olmamasını savunun Duchamp; “sanatçı, gelecek nesillerin kendisini alkışlaması adına kendisini kısıtlamamalıdır. Zevkli olmaya çalışmamalıdır, çünkü zevk değişir. İyi olmaya da çalışmamalı, yalnızca var olmaya çalışmalıdır. Malzemesini oluşturan tutkular ve acıları mümkün olduğunca iyi bir biçimde aktarmaya çalışmalı, sonra da her şeyi akışına bırakmalıdır.”

Biçim ve kavram üzerine yoğunlaşan sanat 1960’larda dil, imge ve kavram ilişkisi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu ilişkiler ile kurulan çalışmalarda yaşama ve sanata dair sorular açılır. Sanatta biçimin yerini, farklı anlatım araçlarının alması gittikçe nesne ve imgeden arındırılmasına varmıştır. Kosuth, kavrama dilsel yollarla ulaşılabilecek çalışmalar yapmış, kavramsal sanatın diğer beşeri bilimlerde olduğu gibi bir araştırma yöntemi olduğunu söylemiştir. Sanat artık düşünsel bir eylem olmalıydı ve tanımı buna göre yeniden yapılmalıydı. Sanatı kavramsal boyutu içinde ele almayı seçmiş sanatçılar; sanatın fizikselliğinden ve bunun bağlantılarından öte içerik-anlam gibi sorunların yanı sıra, sanatın bir kültürel olgu olarak dille bağlantısını kurmak zorundadır.”

Bu günkü sanat ortamında bütün bu bahsedilen düşünceler doğrultusunda işler üretilmektedir. Bazen üretilen işlerde kavram arama ve okunabilir olma uğruna ortaya çıkan imgeler oldukça cılız, üzerinde fazla düşünülmeden üretilmiş, soru sormayan içselleştirilmemiş gözükmektedir. Çoğunlukla güncel sanatçılar, anlamı yüksek sesle söyleme gereği duydukları için sanatın kendi dinamiklerini göz ardı etmektedirler. 1990’lara göre bakılırsa sanat daha da bağımsızlaşmış görünüyor olmasına rağmen, bu bağımsızlığın dilini de tarif edemeyen bir sanat söz konusudur. Güncel sanatçılar geçmişi sorgulamak yerine geçmişe öykünen işler üretmektedirler. Daha avangard görünmek için belli formülleri kullanarak gittikçe birbirine benzeyen işler ortaya çıkmaktadır. Sanat ortamına hızla eklenen bu işler nitelik sorununu tartışmaya açması gerekirken, böyle bir tartışma ortamı oluşturulmamıştır. Bir tür “Eğlence kültürü “yaratılmıştır. Sanatın sınırlarının bu kadar bulanıklaştığı bir ortamda genç sanatçılar için nitelikli sanat eseri denilecek işler üretmelerini beklemek oldukça zordur. Umberto Eco’nun sanat tanımına göre, sanat eseri ortaya konulduğunda sanatçısından büyük ölçüde bağımsızlaşır, izleyici ile her buluşmada yeniden üretilerek bir kültür öğesi olarak yerini alır. Oysa günümüzde sanat eseri iddiasıyla üretilen çoğu işler karşısında estetik reaksiyon göstermenin ötesinde, sıradan ve duyumsal bir tepkide bulunmamız söz konusu bile değil. Yeni teknolojinin olanaklarını ve hazır bilgiyi devşirerek popüler olanın peşinden bilinçsizce koşan genç sanatçıları güncel olma adına destekler görünenler, bu sanatçılar için güvenilir olmayan bir ortam oluşturmaktadırlar.

Rollo May “Herhangi bir tarih döneminin psikolojik ve tinsel mizacını anlamak istiyorsanız, bunu o dönemin sanatının derinlerinde aramaktan daha iyisini yapamazsınız” der. Sanatçı: Duygu ve coşkularını yapıtlarında yansıtırken içinde yaşadığı ve kendini oluşturduğu toplumun önsel verilerini, birikimlerini, göstergelerini yansıtır. Bu Maksim Gorki’nin, sanat ürününün toplumun ortaklaşa yaratısı olduğu düşüncesini haklı çıkarır. Sanatçının yaratıcı gücünü tetikleyen toplumsal etmenler sanatçının üretimiyle bireysel kaygıları, farkına varılmayanları, toplumsal sorunları, çıkmazları ortaya koyup insanların paylaşımına açar.

Orijinal belgeyi indir