DEVABIL KARA-YAZI-1
Düşündüğümüz ama ifade edemediğimiz ara durumlar: DİLİN SÖYLEYEMEDİKLERİ!..
Öncelikle bir sözle başlamalı: “Her türlü başlangıcın içinde bir anımsama öğesi yatar.” Connerton’un bu cümlesi kendini direkt olarak “toplumsal bellek” başlığına doğru açılımlar. Bu açılımda, anımsamaya dayalı geçmişin bugüne taşınması, duyumsanması, yeniden yaşanılır durumda belli şifrelerle sunulması ve geçmişin imgeleri bir araya gelince de sanki o sırada var olan toplumsal düzenin meşru görülmesi olasılığı da yüksektir. Meşruluğun sorumlusu geçmişe ait imgelerin bir araya gelmesidir. Belleği ise böylesi bir hale koyan yine geçmişin izleridir. Bugünü yaşayan us üzerinde izlerin zaman zaman yaptığı, tıpkı bir neon ışığı gibi, bir yanıp bir sönen küçük şimşek çakışları, bellek gölgelerindeki saklı kalmış gizli yolları yeniden açığa çıkarır. İzler belirginleştikçe, belleğin anımsama adı altında geçmişten topladığı imgeler, gittikçe ruhun derinliklerinde yoğunlaşır.
Devabil Kara’nın “Dilin Söyleyemedikleri M–25” adlı sergisi, yeni bir atmosferin içinde hem mekân belleği, hem de zaman belleği olarak geleceği kendine hedefler. Bıçak sırtı bir yürüyüştür bu! Farklı tekniklerde karşınızda duran eserlerde ne geçmiştesiniz ne de bugünde; önemli olan bulunduğunuz zamandan sıyrılıp geleceğin içinde yüzebilmektir. Bu bir denge işi! Dengenin sağlanabilmesi için sanatçı, mekân ve izleyici birlikte hareket etmektedir. Hareket noktası ne olmalı? diye sorabiliriz hemen. Tabi ki dünün, bugünün ve geleceğin katmanları arasında kendine bir ara zamanın izleriyle yeni bir mekân yaratan yapıttır. Sanatçının 1980’li yıllardan bugüne yürümekte olduğu kendine özgü üslubunda, özellikle son yıllarda belirgin bir şekilde okunabilen kavramları anımsamakla söze devam edelim: İz, bellek, yolculuk ve dil. Bellek adına anımsayabildiklerimiz içinde “önce söz vardı”. Bu bağlamda ilk insanın omuzlarına bir yük gibi binerek yaşadığı günü, geçmişiyle sorgulayan bir zaman süreci neredeyse yoktu. İşe çizgiyle ve çok az renkle başlamalıydı. Belleğini geleceğe aktarma ve iz bırakma çabası vardı. Biz biliyoruz ki bellek, geçmişten kalan varlıklardan çok onların bıraktığı izler üzerinden oluşur. Dilin söyleyemediklerinde hedeflenen de bu düşüncedir. İnsanoğlunun mağara duvarlarındaki oyunlarının bellek gölgelerinden, yeni oyunlar ortaya koymak olmalıdır ressamın sorunsalı. Geriye dönerek boşluğa uzandı Kara. Boşluktan çıkan katmanlarla yeni bir boşluğun kapağını araladı. İçinde kırmızı, siyah ve beyaz olan bir boşluk. Buradan baktığınızda boşluk sizi içine aldı. Yeni bir bütün ortaya çıkardı. Tüm bunları bir oyunbaz yarattı: Ressam!
İnsanın kültürel belleği, sanatçının ulaşmak istediği hedef için bir enformasyon kaynağıdır. Günümüz insanı dijital teknolojilerle etkileşim içindedir. Haliyle bu durum, sanattaki üretim sürecine de yansımaktadır. Devabil Kara’da bellekte saklanan kodlar, yüzeyin araladığı kapıdan geçerek, çizgi, renk, leke olarak katman katman kurtarılır. Böylece görselleştirmede çizgiden renge, renkten çizgiye ve yüzeyden üç boyutlu mekân algılamasına ve yaratının boşluğa egemen bir bireycilikle izleyiciye sunulmasına uzanan bilinçli bir yolda ilerliyor sanatçı. Öncelikle yaşadığı anakent yaşamının belleğine bıraktığı izlere “toplumsal bellek” kavramını ekleyerek, sosyolojik bir pencereden görünen izleri yorumlarken, diğer taraftan da mekân belleği üzerinde bize farklı görsel oyunların içinde okuma alanları yaratıyor. “Yaşarken kim ister ki, geçmişi olmayan bir insan olmayı?” sorusu üzerinde cevap ararken, bulur kendini izleyici. Yüzeyin gizemli boşluğu bir sit alanı gibidir onun için. Bunu tam olarak anlayabilmek ve hepimizin geçmişe ait yaşanmışlıklarımızla bireysel bir yeti dışında, toplumsal bir belleğe sahip olduğumuzu görebilmek adına, sanatçının 1990’lı yıllara ait resimlerine göz atmak bizim için önemlidir. Bu anımsama pratiğinin sonunda belleğin depolandığı tabletlerle bir diyaloga girer izleyici.
İlk insanın çok az çizgi ve renkle yaptığı küçük oyunlar, Kara’nın resimlerinde yer değiştirmektedir. Sanatçı son yıllarda bir bellek oyunuyla karşılamaktadır bizleri. Omuzlarımıza binen bir yük gibi taşımaktayız belleğimizi! Her iz, bir kalıntının esrik yalnızlığına açılıyor, çoğu zaman. İzlerle, kalıntılar örtüyor aralanmış göz kapaklarımızı! Gözlerimizden yavaşça içimize iniyor ve ruhumuzu ele geçiriyor. İzlerin sizi ele geçirmesine izin vermişseniz, kazımaya başlıyorsunuz görüntüleri acıtarak! Bir bakıma, böylesi bir kültürel belleğin unutulmuş kalıntılarını deşifre ediş, ressamın yapmış olduğu. Böylece Kara’nın yüzeylerinde, bildik hikâyeye, yenisini ekler bellek.
İzlerin kalıntıları, “Dilin Söyleyemedikleri M–25” sergisindeki resimlerde, sırasıyla üç renkle izleyiciyi etkilemektedir: Beyaz, siyah ve kırmızı. İnsanoğlunun renkten önce çizgiyi keşfettiğini bilerek, sanatçının söz konusu renk seçiminin bilinçaltı okumalarını değerlendirmek gerekiyor. Boşluğun resimdeki gizeminin içinde yoğunlaşan sır düğümlerine odaklanabilmek için, hem yüzeyin boşluğundan, hem de rengin sarmaladığı ana temanın kendi boşluğuyla olan bir anlatım karşılıyor bizi. Siyah renk planlarıyla çevrelenen beyazın içinde izler mevcuttur. Bu izler, betimlemekte güçlük çektiğimiz bir biçimi, nasıl ki çizeriz, işte bu algılama ve ilk refleksle kendini çizerek anlatan bir ressama dönüşmüştür. Öte yandan sadece çizgiden ibaret bir durum söz konusu değildir! Çizgilerin içinde ve dışında kalan boşluklar sergi mekânından dışarıya, hatta zamanın var olduğu an’dan geçmişin uzay boşluğuna götürmektedir izleyeni. Yeni bir rekonstrüksiyon; belleğin yeniden kurulması. Şimdi yeni bir kavrama yolculukla söze devam edelim: Boşluk. Boşlukta varla yok arasında bir kaybolan bir beliren varlıklar görülmektedir:
Bir gergedan! Canlıdır. Bir sandalye! CAN (sız)-LI-DIR. İnsana dairdir!
Bellek? İzler? Dil?
Hepsi canlıdır ve insana aittir!
Soyut ve somutun inatlaştığı köprüdeyiz!
Gerçek yaşamda yan yana gelme ihtimali bile bulunmayan varlıklar sanki arkeolojik bir tablete yazılan mit gibi dizilidir önümüzde. Apaçık: Devabil Kara yaşamda söyleyemediği cümlelerle, çağdaş bir mitos yazmaktadır. Sanatçının bedeni gizlenmiştir resmin dili içine. Eğer bellek bir şeyler biriktirme, saklama ve kodlama gibi özelliklerin içinde gömülü bir hazineyse, izleyici hem kendinden hem de ressamın söyleyemediklerinden oluşan yeni cümlelerle çıkacaktır sergiden. Demek ki arkeolojik bakış, yani geçmişin izlerini fırçayla gün ışığına çıkarmak devam ediyor ressamın belleğinde. Diğer bir deyiş için cümleyi ters çevirmek gerekirse; hatta bir soruyla cevap aramak niyetiyle “zamanın katmanları arasında gezinen bir arkeolog edası mı vardır, Devabil Kara’nın?” diyerek söze devam edebiliriz. Zamanın katmanları, toplumun ve toplumun içinde olaylar ve kavramlarla yaşamını yoğuran bireyin belleğine açılmaktadır.
Sanatçının zaman, toplum belleği, mekân (sergi mekânı) ve izleyici arasında bir diyalog çemberi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Diyalog için, bir dil gereklidir. Dilin söyledikleriyle, söyleyemedikleri arasında da bir iletişim söz konusuysa, mekânın belleğine bırakılacak diyalogları amaçlar sanatçı. Çünkü diyaloga girmek sadece kültürü, tarihi ve farklılıkları yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda da bunları üreten bir dil duygusunun içine girmeyi, romantik dünya fikrinden kopuşu gerektirir. Bu size güçbelâ başlamış bir diyalog olarak gelebilir veya görülebilir. Sonuçta durum bundan ibarettir. Bu güçlüğün içinden nasıl bir okumayla çıkabileceğiniz veya bir hikâyenin yeni bellek oluşturmak adına, cümlelerini yazıp yazamayacağınızla ilgilidir. Devabil Kara, bize bir yol açmaktadır. Ama yolu çizen ve gidecek olan sanırım bizler, yani izleyiciler olmalıdır. Yeter ki, dilin söylediklerine odaklanabilelim ve resmin konuştuklarına kulak verelim.
Bir ara dünyanın kapısını açıp, içeriye/dışarıya geçivermek çok da zor olmasa gerek!
Dilek Şener (Eylül 2011)