DEVABIL KARA ILE RÖPORTAJ

“Sanatçı, duygu ve coşkularını yapıtlarında yansıtırken içinde yaşadığı ve kendini oluşturduğu toplumun önsel verilerini, birikimlerini, göstergelerini yansıtır.” Resimlerinizde en çok dikkatimi çeken öğe hep renk oldu. Kendinizi biçimlerden çok renklerle ifade ettiğinizi söyleyebilir miyiz? Resim sadece renk ve biçimler örgüsü olarak algılanmamalı. Her sanat yapıtında olduğu gibi resim, zihinsel bir sürecin nesnelleşmiş son halini temsil eder. Düşünce, fikir ve sezgileri dile getirir. Dolayısı ile resimlerimde son dönemde öne çıkan biçim azlığı, biçim ve renge karşı aldığım tavırla açılanamaz. Bu daha çok, öteden beri resimlerimde hep var olan mekan ve uzaysal boşluk fikrinin (sorunsalını) nesneden gitgide arınarak yeni ifade yöntemlerine yönetmemle açıklanabilir. Biçimlerin yarattığı perspektif yanılsaması olmadan yüzeyi kaplayan renk lekelerinin yüzeyin biçimi ile girdiği ilişki ve bu renklerin mekanla özdeşleşmesi ile ilgilendiğim söylenebilir. Malzeme olarak genellikle tuali kullanıyorsunuz. Bunun dışında sanatsal ifade araçlarınız nelerdir? Sanat tarihine baktığımızda, her dönem kendi sanatsal anlatım dilini nesnelleştirirken kendi çağının elverdiği teknoloji ve malzeme olanaklarını kullanmıştır. Ama yapıtları özel yapan şey, onlarda kullanılan malzemeden çok yansıttıkları sanatsal ifadenin gücüdür. Malzeme ve teknik, sanatsal ifadenin nesnelleşmesinde araç işlevini görür. Bu nesnelleşmede elde edilen başarı, sanatçının kullandığı malzeme ve tekniğin sınırlarını kendi anlatım değerleri doğrultusunda ne kadar zorladığı ile ilişkilidir. Benim için bir yapıt hem düşünsel hem nesnel anlamda deneysel bir sürecin ürünüdür. Genellikle yüzey anlatımına; tuvale bağlı kalmayı tercih etmekle birlikte geleneksel malzemelerin dışında malzemeler de kullanıyorum. O dönem kafamı kurcalayan, beni resim yapmaya iten düşünceler doğrultusunda hangi konu üzerine odaklanıyorsam, bu düşüncenin ifadesini zenginleştirmek için farklı malzemelere yönelebiliyorum. Daha önceki yapıtlarımda yüzeyde kağıt, ahşap, wax gibi değişik malzemeler kullandım. 1990’lı yıllarda “izler ve gölgeler” başlığı altında yaptığım sergiler için, nesne ve zaman arasında ki karmaşık ilişkiyi sorgulayan resimler yaptım. Bu sorgulama süreci beni nesneden daha çok nesnenin bilgisine varmaya yönlendirdi. Nesnenin şu anda ve burada var olduğunun en basit kanıtı olan gölgeler bu bilginin önemli bir bölümünü içermekte. Gölge ile varlık, nesnelerin yüzeyde bıraktığı izleri ile nesnenin kendisi arasındaki ilişkiler sarmalında, negatif- pozitif, erkek- dişi, doluluk boşluk gibi sanat için önemli pek çok gerilim alanı bulunduğunu fark ettim. Böylece “izler ve gölgeler “ dizisi oluştu. Gölge ve iz nesnenin dışındaki içleri gibi, zamana bağlı olarak nesnenin öznesinden ayrı varlığı ve hatta içinde bulunduğu olaylar hakkında bize pek çok şey söylerler. Böylece ben artık nesnenin yerine, onların farklı zaman boyutlarında varlıklarını kanıtlayan izler ve gölgelerin peşine düşmüş oldum. İzlerin resimlerimde ifadesi yoğun bir dokusallıkla, gölgelerin ifadesi de pistole ile elde edilmiş yarı geçirgen pürüzsüz yüzeylerle vücut buldu. 2000’li yıllarda “4.katman” kavramı üzerine çalıştım. Bir Arkeolojik terim olan 4. Katman sergilerinde yüzeyde kazıma – örtme gibi arkeolojiye paralel bazı teknikleri denedim. Böylece kavram olarak ele aldığım konu ile teknik arasında bir paralellik kurmuş oldum. 4. Katman daha çok mekan, zaman üzerine düşünmelerimin bir önermesiydi. Zamanın nesneler ve mekanlar üzerinde bıraktığı izler ya da daha doğrusu silikleştirdiği izler konusuna yoğunlaşmıştım. Zaman, olaylar ve nesnelerle aramıza pek çok şey koyuyor. Geçmişten kalan nesneler gibi belleğimizde tozlanıyor. Olaylarla aramıza gittikçe kalınlaşan bir perde giriyor. Bu perdelenmeye, tozların bıraktığı tortulara öykünmekle ilgili kaygılarıma bir çeşit balmumundan hazırlanmış yüzey malzemesi wax ile bir karşılık buldum. Tozun zaman içinde yavaş yavaş nesnelerin üzerinde oluşturduğu bulanık dokuya benzer görsel değerlere ulaşmama olanak tanıdı. Mumun yarı geçirgen dokusu, resimle izleyici arasına bir perde gibi giriyor ve görüntüyü gizemli hale getiriyordu. Yeni sergim yeni bir konu üzerine ve bu sergide kağıt selülozu yüzey üzerinde kullandığım yapıtlarım yer alacak. Düşünmelerime karşılık bulabilmek için yeni malzemeler deniyorum.

Sanatçı olarak nerelerden besleniyorsunuz? Sanatsal üretimlerinizde temel belirleyenler nelerdir? Her şeyden önce ben de pek çok diğer sanatçı gibi yaşamın kendisinden besleniyorum. Yaşadığım hayatı, zamanı, ortamı, şehir yaşamında uzak kaldığım(ız) ve anlamını unuttuğumuz doğayı, onunla olan ilişkimizi sorguluyorum. Ve bir sanatçı olarak elbette tekrar ederek sanatı sorguluyorum. Görsellik, görsel algı, gözün gördüğü, nasıl gördüğü, gördüğü şeyin ve görme şeklinin insan düşüncesini, psikolojisini nasıl etkilediğini merak ediyorum. Farklı bakış açıları bulmaya çalışıyorum. Görme ve düşünme sürecim, kendi gördüklerim ve bunlardan dolayı hissedip düşündüklerim üzerine sanatımı kurguluyorum. Kişilik olarak genelden özele doğru yönelen bir yapım var. Bu yüzden biz insanları tümden etkileyen, değiştiren, bizi eğip büküp yeniden şekillendiren şeyler; mekân gibi, zaman gibi, doğa gibi genel kavramlardan yola çıkıyor kendi özelimde bu konuları şekillendirip, nesnelleştiriyorum. Batılı anlamda bir üsluba sahip olmanızın yanında eserleriniz ülkemiz topraklarından da öğeler taşıyor… Batı’nın ve Anadolu’nun eserlerinizdeki yansımaları ne şekilde oluyor? Küreselleşen değil, küresel olan hatta sanal tamamen küresel bir üst kopyasının kendi kendini yapılandırdığı yeni bir dünya düzeninde yaşıyoruz. İnsan algısı hiçbir dönemde bu kadar çok görsel veriye maruz kalmadı. Geleneksel olan, sadece ülkemizde değil artık dünyanın hiçbir yerinde bu gerçekle mücadele edebilecek yetkinliğe sahip değil. Diğer yandan bizim kuşağımız geleneksel olanla küresel olanı bir insan ömrü içinde deneyimlemiş özel bir kuşak. Bizden sonra gelecek olanların geleneksel ile bağlarının büyük ölçüde bozulmuş olacağına inanıyorum. Kendi kişisel tarihim, gelenekle olan ilişkim psikolojik yapımın önemli bir bölümünü şekillendiriyor. Ben sanatımı ortaya koyarken bu toprakların barındırdığı geçmiş kültürlerden onların bizde, bu topraklarda ve dünyada bıraktığı izlerden fazlasıyla etkileniyorum. Ancak bu etkilenme biçimden çok kavrama yönelik. Biçimsel olarak yakalamayı istediğim şey ise, evrensel okunabilirliği olan bir dil inşa edebilmek. Sanatın tarihinde farklı dönemlerde, farklı ifade biçimleri ve ifade araçları kullanıldığı görülmekte. Teknolojinin gelişmesi ve dolayısıyla sosyal yapının değişimlere uğraması, bunun da sanata yansıması doğal bir süreç. Çağdaş sanatta da fotoğraf, enstalasyon ve dijital teknolojilerin gittikçe yaygınlaşan birer anlatım aracı olduğunu görüyoruz. Öyle ki artık tualin yerini farklı ifade biçimlerinin aldığı söyleniyor. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Sanatın ifade araçları zaman içerisinde öncelikle çağının gerçekleriyle, dolayısıyla teknolojik ve bilimsel gelişmelerin etkileriyle oluşur. Ancak, kullanılan araç ne olursa olsun önemli olan ulaşılan sanatsal ifadenin özgünlüğüdür. Bu gün çağdaş sanatta kullanılan ifade araçları 1960 ların teknoljik araçlarıdır. Yeni gibi gösterilen eğer, teknik malzeminin kendisi ise çağdaş demek oldukça yanlıştır. Aslolan bu malzemeyi kullanmak değil bunu nasıl kullanıldığıdır. Günümüz sanatçısının işi oldukça zor. İnsanlar kapitalist küresel sistematiğin içerisinde çok hızlı tüketim alışkanlıkları geliştirdi. Ve en doymak bilmeden tüketen yanımız da gözlerimiz oldu. Oysa görüntü ve kavram arasında doğru ilişkiler kurabilmek için fiziksel ve psikolojik olarak bir sürece ihtiyacımız var. Çağımızın teknolojik düzeyi bilgiyi insan hafızasından çok sanal ortamda biriktirmeye olanak sağlıyor. Bu yüzden görme ve bilme arasındaki paradigmalar sonucunda ortaya çıkması gereken kavram üretme becerisi git gide bu teknolojik ortamda gücünü kaybediyor. Bu yüzden günümüz sanatçısı söylemek istediğini en basit görsel verileri kullanarak en çabuk izleyicinin zihnine ulaşmaya çalışıyor. Bu durum herkesin kendine özgü sanat dilini oluşturma çabasını şablonlar üzerine hapsetmeye başlıyor. Bazen üretilen işlerde kavram arama ve okunabilir olma uğruna ortaya çıkan imgeler oldukça cılız, fazla düşünülmeden üretilmiş, soru sormayan içselleştirilmemiş gözükmektedir. Bu gün 1990’lara göre daha bağımsız bir sanat dünyasından söz edilebilinir fakat çoğunlukla güncel sanatçılar, anlamı yüksek sesle söyleme gereği duydukları için sanatın kendi dinamiklerini göz ardı etmektedirler. Sanat ortamına hızla eklenen bu işler nitelik sorununu tartışmaya açması gerekirken, böyle bir tartışma ortamı oluşturulmamıştır. Sanatçı duyarlılığı kavramı sizin için ne ifade ediyor? Gregory Petrov’a göre “Sanatçı yaşamın ta kendisidir ve başka varlıklara oranla, zamanın ruhsal dalgalanmalarını daha özlü, daha dokunaklı ve daha güçlü duyan kişidir”. Sanat, yaşam ve eylemlere ilişkin üretimleriyle, inanç düzeyinde yer alan din, ahlak ve düşünce gibi toplumu oluşturan üst kurumlarla kurduğu ilişkilerdeki etkinliğiyle toplumsal değişimlerde aktif rol oynamıştır. Bunun kaynağı sanatçı duyarlılığında yatmaktadır. Sanatçı, duygu ve coşkularını yapıtlarında yansıtırken içinde yaşadığı ve kendini oluşturduğu toplumun önsel verilerini, birikimlerini, göstergelerini yansıtır. Bu Maksim Gorki’nin, sanat ürününün toplumun otaklaşa yaratısı olduğu düşüncesini haklı çıkarır. Sanatçının yaratıcı gücünü tetikleyen toplumsal etmenler sanatçının üretimiyle bireysel kaygıları, farkına varılmayanları, toplumsal sorunları, çıkmazları ortaya koyup insanların paylaşımına açar. 17. yy Hollanda’sının muhalif sanatçısı Rembrant, çağının burjuva toplumunda sinsice planlanan haksızlıkları, patlak veren çelişkileri görmüş ve resmine aktarmıştır. O, çizdiği desenleriyle, yaşlıların, çalıştırılmaktan mahvolmuş köylülerin, yoksul annelerin, harp kulübelerin, kısaca bütün ruhuyla kattığı acılı bir insanlığın görüntülerine tanıklık etmiştir. Günümüzde bu duyarlılığı Kolonbiyalı bir sanatçı olan Fernando Botero’ da görebiliriz. Botero, Irak’ın İşgal edilmesi sonucu Abu Garip hapishanesinde Amerikalı askerlerin Iraklı tutuklulara yaptıkları işkenceyi konu alan bir dizi resim yapmıştır. Botero, 2004 yılında tamamlanan bu resimleri Amerika’daki herhangi bir müzede davet almadıkça Birleşik Devletlerde sergilemeyeceğini söylemiştir. “Bu resimleri hiçbir ticari amaç gütmeden yaptım. İnsanların çektiği acıların, karşı karşıya kaldıkları aşağılanmaların üzerinden para kazanmayı düşünemem. Bu resimleri bazı kişilerin özel koleksiyonunda oturma odasına asılsın diye yapmadım, bu resimler müzelerde sergilenmeli ve insanlık ayıbının unutulmasına olanak vermemeliler” der. Botero. Eğer Picasso “Guarnica”’yı yapmamış olsaydı, bu küçük İspanyol kasabasında masum insanların maruz kaldıkları şiddet, tarihin sayfalarında unutulup gidecekti. Bütün bu bahsettiklerim sanatçını toplumsal olaylar karşısındaki duyarlılıklarını göstermektedir. Bu gün sanatçı aynı duyarlılıkla yaşamı sorgulamaktadır. Ancak; geçmişte olduğundan daha farklı olarak kültürün, ekonomi ve siyasi açıdan önemini kavrayan sermaye sahipleri kentlere sermaye desteği vererek kültür ve sanat kenti olarak popülerleştirdikleri bu mekanları uluslararası bir ekonomik arena haline getirmişlerdir. Festival ve Bienallere yatırım yaparak prestijlerini artırmaya çalışan sponsor şirketler, basın ve yayın organlarını da kullanarak isimlerinin kültürle özleştirmeye çalışmaktadırlar. Böyle bir ortamda Küresel sermayenin desteğini alan ve bir “cemaat” karakteri ile hareket eden yeni oluşumlar, kültür-sanata akan paradan pay alabilmek için taraflı ve güdümlü projeler üretmektedirler. Sanatçılar iki seçenek arasına bırakılmıştır. Ya bu “eğlence cemaati” içerisinde yer alacaklar “ruhlarını satarak sanatçı” olacaklar veya sorgulayarak bunun dışında kalacaklardır. Güncel sanat söylemlerini malzeme karakteri üzerine kuran bu cemaatler içinde, yer alan sanatçılar tekrarladıkları imgeleri mizahla buluşturarak dijital ortamda karikatür yapa dursunlar… sermaye tarafından bu derece kuşatılan bir sanat ortamında, paraya tahvil edilenin sadece sanat eseri, ama sanatçının yargısı olmadığı sürece, “ruhunu satmadan sanatçı olma” yı başaran sanat üreticileri gelecekte bu ülkenin gerçek sanatçıları ve kültür üreticileri olarak anılacaklardır. 12 Kasım’da Pg Art Gallery’de açılan soni serginizin adı ‘dilin söyleyemedikleri’. Biraz da bu serginizden bahseder misiniz? “dilin söyleyemedikleri” sergisi, çoğalan, değişime uğrayan şeyleri ifade etmede yetersiz kalan ve şeylerin temsil durumunu çarpıtan “dilin söyleyemedikleri” durumunu plastik dille açmaktadır. Zaman içerisinde sanat nesnesinin kendisi olmuş, hatta sanat önermesi olarak varlık bulmuş olan dil, ara durumları ifade etmekte yetersiz kalmıştır. (Daha çok düşündüğümüz ancak bir türlü ifade edemediğimiz ara durumlar). Sanatın ifade gücüne rağmen dilin söyleyemedikleri sanat yapıtını gizemli bir hale getirmiş ve hatta yüceltmiştir. Bir sanatçının yapıtını ifade etmesinde olduğu kadar aynı zamanda çevremizde çoğalan nesnelerin temsil durumlarını ifade etmekte de dilin söyleyemedikleri var.

Rop: Öznur Güzel Karasu Gönderen Öznur Güzel Karasu

Orijinal belgeyi indir