4.KATMAN ROPÖRTAJ SON BU

Bilinmeyenin Peşinden

““4. katman” uzak geçmişi işaret ettiği gibi yakın geçmişi ve anı da içerisinde barındıran, bilinmeyenin, boşluğun ifadesidir. “ Devabil Kara

Hülya Küpçüoğlu, Devabil Kara ile “4. Katman” sergisi ve re Simlerindeki gizem üzerine bir söyleşi yaptı.

– Yaklaşık on yıldır resimlerinizi arkeolojiyle ilişkilendirdiğiniz görülüyor. Bize bu konuyla ilgili çalışmalarınızdan bahseder misiniz?. Geçmişten kalan buluntular nasıl insanlığın ortak bilincinde yeniden yorumlanıp insanlığın kültür birikimini yeni oluşumlara yönlendiriyorsa, bir sanatçının bilinçaltından seçip çıkardığı kalıntıların da asıl sanatsal yaratıcılığı oluşturduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı olarak arkeoloji ile ilgilenmemek pek mümkün değil. Sanat tarihinde çeşitli sanatçı ve akımların da arkeolojiden etkilendiğini görüyoruz. Sanat insanın fiziksel ve zihinsel varlığının her boyutu ile ilgi kurar. Sanat sıklıkla farklı bağlamlarda geriye dönüşler yaşayıp geçmişten gelen etkileri kendi zamanı içinde tekrar yorumlar. Örneğin Rönesans sanatının oluşmasına etki eden önemli koşullardan biri, o zamanda arkeoloji olarak tanımlanmıyor olsa bile eski çağların kalıntılarına sanatçıların ilgisini yöneltmesiydi. Sürrealizmi örnek alacak olursak, Freud’un psikanalizi geliştirmiş olmasından çok etkilenmiş bir sanat akımıdır. Psikanaliz, zihnimizin katmanları altında kalmış geçmişimize ait bilgi ve imgeleri ortaya çıkarmayı hedefleyen bir disiplin olması nedeniyle psikanaliz ile arkeoloji birbiriyle örtüşür. Her iki alan da adeta beynimizin arkeolojik haritasını çıkarmayı hedefleyen bir anlayışa sahiptir.

Sanat, yaşam ve arkeoloji ilişkisi üzerine pek çok örnek bulunabilir. Benim arkeoloji ile olan ilişkim aşama aşama gerçekleşti. Sanat yaşamımın başlangıcından bu yana yüzey üzerinde boya ve daha sonraları doku katmanlarını üst üste getirerek resimlerimi oluşturuyorum. Fiziksel anlamda resim yüzeyinde üst üste gelmiş katmanlarla arkeolojinin ilgisini fark ettim. Resimlerimde yüzey üzerinde katmanları oluştururken önceden hesaplanamayan deneysel sonuçlara ulaşıyorum. Arkeolojiyi oluşturan koşullarda buna benzer işliyor önceden belirlenmiş bir plana bağlı kalmadan üst üste gelen, zaman dizgesi içerisinde oluşan katmanlar arkeolojinin nesnesini oluşturuyor. Bir sanatçının deneyleri ile oluşturduğu serüven ve arkeoloji arasında tematik bir ilişkinin varlığı da beni bu konu üzerinde düşünmeye ve üretmeye itti. Tam bu farkındalığı yaşadığım dönemler de, sanırım 1997 yıllarıydı, katmanlarla oluşturduğum resimlerimde kazıyarak altta kalmış katmanları ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Önce bir dizge halinde örtüp tekrar ortaya çıkarmak ve ortaya çıkardığıma yeni anlamlar yüklemek böylece eskiyi yeniye dönüştürmek aynı arkeolojinin oluşum süreci, yöntemleri ve sonuçlarına benzer bir nitelik taşıyordu.

Arkeoloji ve sanatım arasında böyle bir ilişki kurduktan sonra konu ile daha doğrudan bağlantılara yöneldim. Bu dönemde boya katmanları dokusal nitelikler kazanmaya başladı. Daha sonra arkeolojik buluntulardan fotoğrafladığım öğeler resimlerime girdi. Arkeolojik buluntuların, işlevinden, ait olduğu ortamdan, yaşamsallığından, zamanından koparılarak müze raflarında sergilenme düzeninde numaralandırılması gibi, ben de imgelerimi resimde kendimce numaralandırdım, Resmimi adeta bana özel arkeolojik bir müze haline getirdim. Arkeoloji müzelerinde görebileceğiniz bu küçük buluntular, bir nesneye ait parçacıklar bile olsalar, ait oldukları dönemin sanatı, yaşam koşulları, kültürü hakkında, günümüz teknolojisinde kullandığımız cd, flas disk gibi birer bilgi deposu işlevi görürler. Ne var ki bu işlev bu nesneleri kodlayıp arşivlemedikçe bilgi olarak pek bir anlam ifade etmez. Bir kullanım nesnesini kodlamak, ona yüklenmiş tüm psikolojik değerleri yok saymakla da eş anlamlıdır diğer taraftan. Nesne, öznellik, zaman, değerlendirme, duygu ve bilgi arasındaki bu paradoks benim için önem taşıyor. Duygu ve bilginin kavranma düzlemleri arasında bu karşıt tutum beni bu konu üzerine düşünce ve estetik üretmeme neden oluyor. O yıllarda yaptığım bir sergi için bu kodlanmış resimlerle ilgili bir yazıda, insanların da bir gün buna benzer bir şekilde kodlanabileceğinden söz edilmişti.Örneğin, b u gün T.C. vatandaşı olarak hepimizin bir kimlik numarası var!

Süreç içerisinde resimlerinizde çeşitli farklılıklara da izleniyor. Bu noktada, zaman zaman arkeoloji kavramına karşı ilginizi yitirdiğiniz söylenebilir mi?

Aslında bu değişime arkeoloji kavramından uzaklaşma diyemeyiz. Sadece resimlerimde ki arkeolojik imgeler zaman içinde görsel etkilerini kaybettiler.

Arkeoloji ile yoğun olarak ilgilendiğim dönemlerde kazı alanlarında gözlemler yapmaya başladım. Bu benim için son derece zevkli ve ilginç bir uğraş oldu. Ben hep doğada gözlem yapmayı seven bir insan olmuşumdur. Fakat arkeolojik kazıların yapıldığı alanlarda ki doğa gözlemlerim, bana farklı bir bakış açısı kazandırdı.

Kazı yapılan alanları örten şey toprak ve doğadır. Doğada pürüzsüz düzlemler yok denecek kadar azdır. Doğada dokunun oluşması zamana ve yaşanmışlığa dair ipuçları veren önemli bir izlek olarak karşımıza çıkar. Oysa kent ortamında, sıklıkla doğa tarafından değil de teknolojinin yardımı ile insan elinden çıkma pürüzsüz, geniş yüzeylerle karşılaşırız. Bu yüzeyler yaşanmışlıktan, doğallıktan daha çok tekdüze, özelliksiz, kişiliksiz yüzeye ait imgelerdir. Dokusal yüzeyler böylece resimlerime girdi. Tekstür benim için önemli bir resim sorunsalı haline dönüştü.

Tekstürü benim resimlerimden kaldırırsanız ne olur diye düşünüyorum! Belki daha doğrudan bir anlatım olur. Resimlerimde kullandığım fotoğrafik öğeler, simgeler üzerlerini kaplayan doku olmadığında düz bir okumaya dönüşürler. Oysa ben, resimlerimde düz bir yazıdan daha çok şiirsel bir anlatımın peşindeyim. Dokuyu, dokunun kapatıcılığını ve açıkta bıraktıklarını gizemin bilinmeyenin bir göstergesi olarak kullanıyorum. Kapatılan her imge (Malevich’in Siyah Kare’sine bir gönderme olarak) sonsuz olanakları içerir. Hayal gücümüz imgelemimizde sonsuz olanakları devreye sokar. Ben resmin izleyicisine, imgeleminde şiirsel bir izlek kurgulamaya çalışıyorum. Doğada karşılaştığımız her doku zamana ait bir hikâyeyi, geçmişi anlatır. Doğa görüntüsünde bizi ona bakmaya çeken bu çok katmanlı şiirsel oluşumdur. Doku aynı zamanda kişiye dokunma hissi veren, başka duyularımızı da uyaran bir görsel psikolojik etkiye sahiptir. Bir durum karşısında ne kadar çok duyumuz algı sürecine katılırsa o durumun insan üzerinde yarattığı yaşamsallık deneyimi de o kadar güçlü olur. Bu yüzden doğal şeyleri sıcak kendimize yakın hissederiz. Doku benim resimsel dilimin önemli elemanlarından biri. Çünkü yaşama dair, öze dair, zamana dair, duyguya dair pek çok öğeyi içinde taşıyor.

1998 yılında gerçekleştirdiğiniz “izler ve gölgeler” adlı serginin bahsettiğiniz ilişkiler içindeki yeri nedir?

“İzler ve Gölgeler “ serisi de daha önceki çalışmalarımın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Yaşamda var olan her şey öyle ya da böyle bir iz bırakıyor. Arkeolojik buluntular geçmişin izini sürmemize neden oluyor. Buluntu ait olduğu yerden alınıp müzeye götürüldüğünde çıkarıldığı toprakta kendi izini bırakıyor. Kumsalda bir çakıl taşı bile kumdan alındığında ardında bıraktığı boşluk bize onun varlığını anımsatıyor. Bu nesne ile zaman arasında karmaşık bir ilişki. Bu konular üzerine düşüncelerimi yoğunlaştırmamla birlikte; artık resimlerimde kodladığım tanımlanabilir arkeolojik imgelerin taşıdıkları bilgi yüklemesinden çok, o nesnelerin duygusal boyuttaki değerleri ilgi odağına dönüştü. Bakış açımdaki bu değişim sonucunda artık nesneden çok nesnenin doğa ve zamanla ilişkisi benim açımdan daha önemli hale geldi Böylece nesnelerin kendilerinden çok bıraktıkları izler resimlerimde etkisini göstermeye başladı. Nesnenin izi ile olan ilişkisinde negatif-pozitif, erkek-dişi, doluluk-boşluk gibi sanat için önemli pek çok gerilim alanı bulunduğunu fark ettim. Bu dönem sonunda “İzler ve Gölgeler” adlı sergim oluştu. Bir şey ait olduğu yerden zaman içinde çeşitli nedenlerle ayrılıyor ya da ayırtılıyor.

Nesnenin varlığının, nesneden ayrı bir başka göstergesi de gölgedir. Bir nesnenin bıraktığı iz onun zamanın belli bir anında orada olduğunun kanıtıdır. Gölge de ise nesnenin başka bir boyuttaki ilişkisi söz konusu. Bir nesnenin gölgesinin varlığı o nesnenin orada, o anda var olduğunun kanıtıdır. İz kendi fiziksel yapısını korurken gölge üstüne düştüğü formun şekline kendini uydurur. Gölge ve iz nesnenin dışındaki içleri gibi zamana bağlı olarak nesneler hatta olaylar hakkında bize pek çok şey söylerler. Böylece ben artık nesnelerin imgesi yerine, onların farklı zaman boyutlarında varlıklarını kanıtlayan izleri ve gölgelerinin peşine düşmüş oldum. Tüm bu yapılar ve kavramlar arasında ki karmaşık bağıntılar benim resim yapmak için ihtiyaç duyduğum heyecanı ateşleyen elemanlar olarak resimlerime girdiler.

.

“Alanın İşgali”, “Merdivenli Alanın İşgali”, “Bilinmeyen işgalci”, “İşgalcinin Düşü”, “ Giz Duvarı”, “Giz koridoru”, “ Uzak nokta”, “ Gizde Kalan Trajedi”, “Mavi Merdiven”, “Kapı Aralığı” ve “Parlamento” adlı yapıtlarınızda sandalye ve merdiven imgelerini kullandınız. Bunun nedenleri nedir?

Merdiven ve sandalye imgesi sanat tarihinde farklı dönemlerde üzerlerine değişik anlamlar yüklenerek pek çok kez kullanılmışlar. Merdiven genellikle yükselme, yücelme, tanrıya ulaşma gibi bilinmeyene ait mistik bir sembol olarak sıklıkla karşımıza çıkar. Genellikle sandalye ise iktidarı, gücü, düzeni temsil eder. İki nesneye yüklenen anlamlar arasında bir zıtlık söz konusudur biri olasılıkların diğeri statü ve bir anlamda düzenin sembolüdür. Bu açıdan genelde benim resimlerimde var olan gizem ve düzen karşıtlığı ile eş değerde sembolik anlatıma sahiptirler. Resimlerimde görünen bu imgelerin fotoğraflarını kendim çektim. Sandalye bitpazarından aldığım, atölyemde kullandığım bir obje. Bu sandalyenin resmin içindeki gölgesi, atölyemde resimlerimi yaparken resmin yüzeyine kendiliğinden düşüyor. Ben bu olayı kalıcı hale getirdim. Bu ve diğer nesneler resmin yüzeyine gölgeleriyle girerek resim alanını “işgal” ediyorlar. Sandalye, sembol olarak durağanlığı temsil etmesine karşın bu önlenemez değişken işgalle kendi kavramı ile zıtlık yaratıyor. Resim yaratma süreci bittikten sonra izleyici ile ilişki içine girer Umberto Eco’nun açık yapıtında tanımladığı gibi artık resim sanatçısından büyük anlamda özgürleşmiş zaman ve mekân içinde kendi yaşamsallığına kavuşmuş olur. Her izleyicinin ona yüklediği anlamla canlılığını sürdürür. Ben bana ait olan bir nesnenin gölgesi ile kendi resim yüzeyimi sonsuza kadar işgal etmiş oluyorum. Sandalye bu durumda sanatçı egosunun görselleşmiş yansıması olarak benim resmimde yerini alıyor.

“Gizde Kalan Trajedi” adlı resimde daha farklı bir durum söz konusu; sandalyenin resimdeki devrik duruşu ona yüklediğimiz anlamında farklılık yaratıyor. Bu çevremizdeki tüm nesneler için de söz konusu olan bir durum. Nesnenin uzamda pozisyonunu ya da boyutunu değiştirdiğinizde bizde yarattığı algıda da büyük bir değişime yol açar. Magritte bu konu ile ilgilenmiş, bu alanda farklı öneriler sunmuştur. Sürrealizmin bu alanda tersten okuması diyebileceğimiz kavramsal sanat da nesnenin uzam içinde farklı algılanış biçimleri ile uğraşmış. Bu resimdeki trajedi iktidarın devrilmesi ya da idam sehpasından devrilen sandalye ile özdeşleştirilebilir. Trajedi düzleme paralel gelmiş sandalyenin yaşanmış bitmiş bir olayın izine dönüşmesidir. İzleri sadece nesneler bırakmaz, olaylar da izler bırakır. Sadece bir devrik sandalye bile bazen tüm olayı içinde yaşatabilecek bir psikolojik algı malzemesine dönüşebilir. Merdiven ve sandalye daha çok gölgeleri ile resimlerimi bir süre işgal ettiler. Daha sonra başka ilgi alanları başka ışıkları ile zihnimi işgal ettiği için, bu gölgeler yeni ışığın etkisi ile resmimden çıkıp gittiler.

– Resimlerinizi yapmaya başlamadan önce nasıl bir süreç geçiriyorsunuz?

Yüzey resmine başlamadan önce kağıt üzerinde taslaklar hazırlıyorum. Hemen hemen her resmimin bir grafiği vardır. Doğaçlama resim yapmam. Diğer yandan rastlantılar da benim için önemli. Ama rastlantıyı kontrol altına almak asıl dikkatimi odakladığım şey. Aslında birbirine zıt görünen bu iki durumu; kurgulamaya dayalı anlatım ve rastlantısallığı ben resimlerimde bir araya getiriyorum. Resimlerimde, rastlantısallık kolaylıkla görülür. Fakat tüm rastlantılar bilinç tarafından kontrol altına alınmış durumda karşınıza çıkar.

Resmin taslağını hazırladıktan sonra asıl yüzey üzerinde ki serüvenim başlıyor. Dört tarafı sınırlandırılmış tuval benim oyun alanım. Bu oyunun kurallarını ben belirliyorum. Her zaman başta yaptığım taslağa tamamen bağlı kalıyorum diyemem. Öncelikle ana taslağı hazırlıyorum. Bir kazı alanı nasıl kazıdan önce ölçümlerle parsellenir, kazı aşamaları planlanırsa benim taslağımda aynı işlevi görüyor. Ama kazı yaparken öyle hesaplanmadık durumlarla karşılaşılabilinir ki baştaki planı ister istemez değiştirirsiniz Kazdıkça çıkacak olanı, başka serüvenlere sizi yönlendirecek olanları tam olarak öngöremezsiniz. Önceden planlanmış alanlarda rastlantıya bıraktığım süreçler zaman içinde kendi yaşamsallıklarını kazanıp beni kurgumu değiştirmeye zorlayabiliyor. Biraz ben rastlantılar,ı biraz da onlar beni belirlemiş olarak resim oluşum sürecini dolduruyor.

Aralık 2006’da Erenus Art Gallery’de gerçekleştirdiğiniz sergiden ve bu sergide öne çıkan konulardan bahsedermisiniz?

Eski resimlerimin devamı niteliğinde bu resimler de. Hala arkeoloji bir şekilde belirleyici önem taşıyor. Yeni bir malzemeyi resimlerime katmamla birlikte görsel değerlerinde belirgin bir farklılık olduğunu söyleyebilirim. Bu resimlerimde boya için üretilmiş mum kullandım. Mum sanat tarihinde Rönesans’ta kullanılmış, Joseph Beuys kullanmış ama çok yaygın bir kullanımı yok.

Mumun resimdeki görsel değerini sevdim. Benim için önemli olan gizemlilik duygusunun altını çiziyor. Mumun yarı geçirgen dokusu resimle izleyici arasına bir perde gibi giriyor. Görüntüyü gizemli hale getiren, derinleştiren, tozun zaman içinde nesnelerin üzerinde oluşturduğu bulanıklığa benzeyen bir dokusu var. Fakat mumun resimlerime benim açımdan kattığı başka bir anlam daha var. Mumyalama tekniği biliyorsunuz, Eski Mısır uygarlığında zamana ve ölüme bir meydan okuma olarak karşımıza çıkar. Hayatın değişmez ilkesi değişimi durdurmaya yönelik destansı bir meydan okumadır mumyalama. Diğer yandan Anadolu da yakın bir geçmişe kadar kırık çıkıkçıların canlı dokunun oluşumunu kolaylaştırmak için mum sargı yaptıklarını kişisel deneyimlerimden de biliyorum. Mumun bu zamana karşı geriye dönüştürücü anlamı da, zaman ve zamanın etkileri ile olan hesaplaşmam da bir zenginlik olarak resimlerime girdiğini düşünüyorum. Mum benim için resimlerimde ki dördüncü katmanın nesnelleşmiş elemanı. Resimlerimde kullandığım malzemeden tutun da, üzerinde düşündüğüm kavrama kadar tüm nesnel ve düşünsel elemanlarla sadece görsel değil, anlam bakımından da ilişkiler ağı oluşturmaktan hoşlanıyorum.

Bütün bunlardan şu sonuca ulaşabiliriz. Son yıllarda ilgilendiğim şey zamanın tanımı ve göstergelerini sorgulamak; öteki bir deyişle, Devabil Kara olarak hem zamanın içinde, hem de dışında gezinerek geçmiş ve gelecek arasındaki boşluğu tamamlayan imgeler oluşturmanın peşindeyim

PAGE

PAGE 1

Orijinal belgeyi indir