NAZLI PEKTAŞ

GÖRÜNÜR İLE GÖRÜNMEZİN MESAFESİNDE BELLEĞİN KUYTULARI

“Görmeksizin baktığımızda, onu görünmez olarak isimlendiririz; işitmeden dinlediğimizde ise, kulakla duyulmaz o; işte birliği oluşturan ve birbiriyle harmanlanmış olarak karşımıza çıkan üç şey. Üst tarafı aydınlık, altı ise gölgeli değildir. Nesne olmayan şey tanımlanamaz; belli- belirsiz dönüşene kadar kıvrımlı bir yol izler. Bundan kaynaklanan şey, biçim ve suret olarak nitelendirilemez. Suret olmayan bir surettir bu.” NAZLI PEKTAŞ Devabil Kara’nın resimlerinde; renkler çizgiler ve formlar kendileriyle çoğalıp taşarak; geçmiş ile şimdi arasında dokular vasıtasıyla birbirine geçer. Bellekte devamlılığı olan şeyler ve yaşamlar arasındaki bu geçişler, bir görünüp bir kaybolarak devamlı bir biçimde bozulup yeniden kurulur. Bellek kendini gölgeler yoluyla gösterirken, geçmişi şimdiye dahil eder. Resmin dili de onu icra edenin dünyasını bir yandan tuhaflaştıran öte yandan kendi kılan bir şekilde kaybolmuş/hâlâ var olan tüm şeyleri tuvale çağırır. Sanatçının epeydir üzerinde çalıştığı bellek; zamanı yanına alarak eski ve artık devinimini kaybetmiş geçmişi, sürecin tükenmez akışında arar. Renkler boşlukları sahiplenerek, kendilerini bölen çizgilere tutunur ve katmanlı geçmişlerine bağlanır. Devabil Kara, renk katmanları arasında sonuca erdirdiği tuvali, bu katmanlı yapıyı, belleğinin metaforu olarak kullanmayı yeğler. Belli belirsiz izler ve gölgeler, onlara eşlik eden dokular vasıtasıyla asıl işlevlerini bir yana bırakarak resimde “an” olarak sanatçının resim yapma eyleminin bir parçası olurlar. Anılar, belleğin kılavuzluğunda gölge anlara dönüşerek bellek kaybı/unutma meselesine çalım atarak aslında hep orada olduklarını söylerler. Tam da burada Devabil Kara bellek kaybına meydan okur diyebilirim. Zira Kara, hatırlamak istediklerinin gölgesini tuvale çağırırken, hatırlanmak istenmeyenler, tuvale hiçbir zaman çağırılmaz. Anı, bellek ve zaman; Devabil Kara’nın resimlerinde iç içe geçmiş bir örgüyle dokunur. Onun resimleri, unutulmak istenmeyenler hakkındadır. Atölyesinde gördüğüm sandalye’nin Kara’nın tuvallerindeki yeri, ritüele dönüşen bir gölge olur zaman içinde. Sandalyenin, atölyenin belleğindeki mühim varlığı, Devabil Kara’nın bedeninin izinin ve belleğinin kuytularında kalanların mekanıdır. Tuvalde görünür görünmez diğer tüm şeylerle birlikte sandalye, ona göçen tüm bilgilerle birlikte lirik dilin, ilk dizesi olur çoğu resminde. Söz mekana gelmişken, selüloz ile yaptığı resimlerinde izleyeni içine çeken şeffaf zemin, içine aldığı türlü şeyleri izleyiciye sunarken, imgelemin sınırlarını aşarak varla yok arasında, görünür ile görünmezin mesafesinde dokunur izleyenin tenine. Belleği ile ürettiğini bedenlere verirken, kendi tenini, dünyanın tenine bağlar. Selülozun tene çevirdiği zemin, pasla karışırken tıpkı ten gibi eskir, kırışır ve dönüşür. Zaman tene değerken yol alır. Tuvalle bütünleşen selüloz da sürece bağlı olan doğasını resme aktarır. Resim de bu birlikteliği derin bir nefesle kabul ederek kendine sabitler. Devabil Kara’nın resmindeki espas, derinliği çağırırken; katmanların arasında fısıldaşan şeyler; sadece selülozun ardında değil, kırmızının ve mavinin de ardında da çoğalır. Fısıldaşan bu şeyler akla Roland Barthes, “Anlamdan kurtulan hiçbir nesne yoktur” sözünü getirir. Zira Kara’nın resminin içine/ardına/kendine saklanan şeyler; -asla natürmort sayılmayan bu resimlerde- sanatçının kazanım ve birikimlerini, örten/gösteren olarak, lirik bir dille tuvalde konum alır. Fon ve şeyler arasındaki ritim, görünür görünmez ilişkisinde sanatçının belleğindekilerin metaforu olur. Başka bir söylemle resmin yuttuğu bu şeyler; izleyicinin gözlerinde usulca belirginleşirken; kendi anlamlarını izleyicininkiyle birleştirirler. Bir başka ifadeyle, Devabil Kara’nın resimlerindeki nesneler, sanatçının dünya ile resim yapma eyleminin aracısı olup, izleyene geçmeyi beklerler. Gölge Bellek resimlerinde var olan duygu, Lacan’ın deyimiyle bir gösterendir ve her duygunun bir anlamı vardır. Kara, özne- nesne buluşması sonucunda dünyadan edindiği, içselleştirdiği bilgi etkilenim ve izlenimlerini kendi duygularıyla birleştirerek anlamlandırır. Kısaca sanatçı; sözün biçime transferinde, seçtikleriyle kendi arasında bir denge kurar. Bu dengede yeni anlamına kavuşan nesneler, kendisi başlı başına bir metafor olan sanatın, dilden aldığı bu terimi gösteren ve gösterilen ilişkisi bağlamında tuvalde iz olur. Yazının başındaki alıntıya dönüp, François Cheng’e yakınlaşarak bu resimler hakkında son sözü şöyle kurabilirim: Kara’nın resimlerinde onun gölge dedikleri arasında kıvrılarak yol almak; suretsiz suretlerin, kayıp anlardaki bedenlenen gölgesini aramak olmalı.

François Cheng, Boşluk ve Doluluk, Türkçesi: Kaya Özsezgin, Ankara, İmge Kitabevi,2006,s.59. Roland Barthes, Göstergebilimsel Serüven, Türkçesi: Mehmet Rifat- Sema Rifat, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2005, s.196- 197. Madan Sarup, Post- Yapısalcılık ve Post Modernizim, Türkçesi: A. Baki Güçlü, Ankara, Ark Yayınları, 1995, s.65.

Orijinal belgeyi indir